45 yıl ayrı kaldıktan sonra onun son dileği

Ne zaman?' 'Yaklaşık on beş yıl önce. O zamanlar evliymişsiniz. Eşinizle çekilmiş bir fotoğrafınızı görmüş. Mutlu olduğunuzu düşünmüş ve hayatınızı karıştırmak istememiş.' O an boğazım düğümlendi. Eşim Nermin'i yıllar önce uzun süren bir hastalığın ardından kaybetmiştim. Güzel bir evliliğimiz olmuştu. Birbirimize saygı duymuş, iyi ve kötü günlerde yan yana durmuştuk. Gülnaz da evlenmiş, Utku'yu büyütmüş, yıllar sonra eşinden ayrılmıştı. İkimizin de gerçek hayatları, sorumlulukları ve mutlulukları vardı. Gençliğimizde yaşadığımız haksızlık bunların hiçbirini değersiz kılmıyordu. Ama insan yine de kendisinden çalınmış bir ihtimalin yasını tutabiliyordu. Mektubu okumaya devam ettim. 'Seni yeniden gördüğümde bunun nasıl mümkün olduğunu anlayamadım. O kapıdan içeri girdiğin anda on yedi yaşındaki Tarık'ı gördüm. Aynı şaşkın gözler, aynı mahcup gülümseme... Yalnızca saçlarına biraz kar yağmıştı.' İstemeden gülümsedim. Gülnaz'ın sesini neredeyse duyabiliyordum. 'Sana evlenme teklif ettiğimde bunun büyük bir fedakârlık olduğunu biliyordum. Beni sevdiğin için mi, yoksa ölmek üzere olduğum için üzülüp kabul ettiğin için mi evet dediğini hiç sorgulamadım. Çünkü o gün bana bakışında gördüğüm şefkat yeterliydi.' Gözyaşlarım kâğıdın üzerine düştü. 'Ama sana bırakmak istediğim tek şey bu mektup değil. Utku sana küçük bir kutu verecek. İçindekilerin yıllardır saklandığını bilmeni istiyorum.' Başımı kaldırdım. Utku ceketinin iç cebinden eski, kahverengi bir kutu çıkardı. 'Annem bunu bana hastaneye yatmadan önce verdi. Ne olduğunu biliyorum ama sizin kendiniz görmenizi istedi.' Kutunun kapağını açtım. İçinde solmuş bir kurdeleyle bağlanmış mektuplar vardı. Zarfların üzerinde benim gençlik el yazım duruyordu. Gülnaz'a yazdığım, fakat ona hiç ulaşmamış mektuplar... İlkini dikkatle çıkardım. 'Gülnaz'ım, bu hafta derslerden sonra sahile indim. Herkes arkadaşlarıyla geziyordu. Ben ise sen burada olsaydın hangi bankta otururduk diye düşündüm.' Kelimeleri okumak içimi acıttı. Diğer mektupta ona üniversitedeki ilk sınavımı anlatmışım. Bir başkasında ailemin durumundan, para biriktirmeye çalıştığımdan söz etmişim. Sonuncusunda ise şöyle yazmışım: 'Sessizliğinin sebebini bilmiyorum. Sana yanlış bir şey yaptıysam söyle. Ama beni artık sevmiyorsan bile bunu kendi ağzından duymak isterim. Çünkü seni beklemeye razıyım, yeter ki neyi beklediğimi bileyim.' Kırk beş yıl önce yazdığım o cümle, bugün içimde hâlâ açık duran bir yaraya dokundu. 'Bunları babası mı saklamış?' diye sordum. 'Öyle görünüyor. Dedem öldükten sonra annem eski evdeki evrakları düzenlerken bulmuş. Hepsini saklamış.' Kutunun dibinde küçük bir fotoğraf daha vardı. Lise mezuniyet balosunda çekilmişti. Gülnaz açık renkli bir elbise giyiyordu. Ben ise üzerime biraz büyük gelen bir ceketle yanında duruyordum. Fotoğrafın arkasında iki ayrı el yazısı vardı. Benim yazdığım cümle duruyordu: 'Bir gün bu fotoğrafa evimizde birlikte bakacağız.' Altına Gülnaz yıllar sonra başka bir cümle eklemişti: 'Çok geç oldu Tarık, ama sözünü tuttun.' Kutuyu kapatamadım. Utku omzuma hafifçe dokundu. 'Annemin son günlerinde onu hiç bu kadar huzurlu görmemiştim,' dedi. 'Siz geldiğinizde sürekli gülüyordu. Bazen odadan çıkınca bile gülümsemesi devam ediyordu.' 'Bana bunları neden daha önce anlatmadı dersin?' 'Bir gece sordum. Bana, geçmişi değiştiremeyeceğini ama kalan birkaç günün nasıl geçeceğini seçebileceğini söyledi.' Başımı eğdim. 'Annen her zaman böyleydi.' Utku hafifçe güldü. 'Evet. Hastaneye ilk yatışında bile hemşirelere şaka yapıyordu.' Bir süre sessiz kaldık. Sonra Utku'nun yüzündeki tedirginliği fark ettim. 'Sen de bana söylemek istediğin bir şey taşıyorsun sanki,' dedim. Derin bir nefes aldı. 'Aslında evet. Annem, nikâh meselesini açtığında ilk başta karşı çıktım.' 'Neden?' 'Sizi tanımıyordum. Hasta ve yorgundu. Duygusal bir karar verdiğinden korktum. Hatta sizin mirasla ilgili bir beklentiniz olabileceğini bile düşündüm.' Bu sözler canımı acıtmıştı ama onu anlayabiliyordum. 'Oğluydun. Anneni korumak istedin.' 'Öyle. Sonra sizi birlikte gördüm. Yüzüğü gösterirken nasıl güldüğünü hatırlıyorum. O gece annem bana, Tarık bana pahalı bir yüzük değil, kaybettiğim bir zamanı geri verdi, dedi.' Utku'nun gözleri doldu. 'Özür dilerim. Sizi yanlış değerlendirmişim.' Elini tuttum. 'Özür dileyecek bir şey yok. Onun için endişelenmen çok doğal.' Birlikte banktan kalktık. Utku annesinin mezarını yeniden ziyaret etmek istediğini söyledi. Ben de ona eşlik ettim. Mezarlığa vardığımızda hava serinlemişti. Gülnaz'ın mezarı henüz taze çiçeklerle kaplıydı. Yanında durup uzun süre konuşamadım. Sonunda cebimden küçük bir kutu çıkardım. İçinde nikâhta taktığım sade alyansın eşini bulundurmuyordum; kendi yüzüğümü çıkarıp avucumda tutuyordum. Gülnaz'ın pembe çiçekli yüzüğü ise ailesinin isteğiyle onunla kalmıştı. Yüzüğümün iç tarafında bir çizik vardı. Nikâh günü elim titrerken masanın kenarına çarpmıştım. Gülnaz bunu fark edip gülerek, daha ilk günden eskittin, demişti. O küçücük çizik artık benim için paha biçilmezdi. 'Bak Gülnaz,' dedim usulca. 'Mektuplarımız sonunda yerine ulaştı.' Utku birkaç adım geride bekliyordu. 'Keşke sana o zamanlar inanmayı seçseydim. Keşke bir kere daha arasaydım. Ama bütün o keşkelere rağmen seni yeniden tanıma fırsatı bulduğum için şükrediyorum.' Rüzgâr mezarın üzerindeki çiçekleri hafifçe salladı. O an geçmişi geri getiremeyeceğimi gerçekten kabul ettim. Ertesi hafta Utku beni evine davet etti. Gülnaz'ın eşyalarını düzenliyordu. Eski fotoğraf albümlerini masaya koymuştu. Birlikte çay içip onun hayatını konuştuk. Utku bana annesinin öğretmenlik yaptığı yılları, sevdiği yemekleri, her doğum gününde hazırladığı komik kartları anlattı. Ben de ona genç Gülnaz'ı anlattım. Okulun tiyatro gösterisinde repliğini unutup kendi cümlelerini uyduruşunu, yağmur altında ıslandığımız günü, mezuniyet balosunda dans ederken ayağıma basışını... Utku kahkahalarla güldü. 'Bunları hiç anlatmamıştı!' 'Belli ki annenin sakladığı başka sırlar da varmış,' dedim. O gün ayrılırken bana küçük bir defter uzattı. 'Annem son aylarda günlük tutuyordu. Bazı sayfalarını sizin okumanızı istemiş.' Defterin işaretli sayfasını açtım. Gülnaz şöyle yazmıştı: 'İnsan hayatının sonunda ne kadar çok şeye sahip olduğunu değil, kaç kişinin kalbine dokunabildiğini düşünüyor. Tarık'la yeniden karşılaşmak bana gençliğimi geri vermedi. Ama geçmişteki güzel günlerin gerçekten yaşandığını hatırlattı. Şimdi giderken içimde kırgınlıktan çok sevgi var.' Defteri kapattığımda gözlerim doluydu. Sonraki aylarda Utku'yla görüşmeye devam ettik. Bazen birlikte yemek yedik, bazen annesinin sevdiği yerlere gittik. Aramızda zamanla sessiz, sağlam bir dostluk oluştu. Ben hastanedeki ziyaretlerimi bırakmadım. Artık odalara girerken Gülnaz'ın bana öğrettiği bir şeyi daha iyi anlıyordum: İnsanların bazen büyük sözlere değil, yanında oturacak ve kendisini dinleyecek birine ihtiyacı vardı. Bir gün hastanede yaşlı bir adam bana gençliğinde sevdiği kadına gönderemediği bir mektuptan söz etti. Önceden olsaydı ona geçmişi geride bırakmasını söyleyebilirdim. Ama bu kez yalnızca dinledim. Sonra, 'Söylemek istediğiniz sözler hâlâ varsa, belki onları yazmanın zamanı gelmiştir,' dedim. O akşam eve döndüğümde Gülnaz'ın fotoğrafını çalışma masama koydum. Yanına da hastanede çekilmiş düğün fotoğrafımızı yerleştirdim. İkisinin arasında kırk beş yıl vardı. Birinde hayata yeni başlayan iki gençtik. Diğerinde, ayrılığa hazırlanan iki yaşlı insan. Ama ikisinde de aynı gülümseme vardı. Pembe çiçekli yüzüğüyle elini kameraya uzatırken Gülnaz'ın ne kadar mutlu olduğunu hatırladım. Bana bıraktığı en değerli şey ne mektuplar ne fotoğraflar ne de birkaç günlük evliliğimizdi. Bana, insanın ömrünün son günlerinde bile sevmeyi, güvenmeyi ve mutlu olmayı seçebileceğini göstermişti. Yüzüğümü parmağımda çevirdim, fotoğrafına baktım ve usulca gülümsedim. 'Bu kez gecikmedim, Gülnaz,' dedim. 'Sana söylemek istediğim her şeyi zamanında söyledim.'