60 yaşındaki babam gençliğinde kendisinden otuz yaş küçük

Babamın adı Mehmet Yılmaz. Bu bahar altmış yaşına bastı. Annemiz vefat ettiğinde, kız kardeşim ve ben hâlâ üniversitedeydik. Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca babam tek başına yaşadı — ne bir ilişki, ne yeni bir başlangıç… sadece iş, her pazar cami, ve Ankara’daki küçük bahçesi. Akrabalarımız hep söylerdi: “Mehmet, hâlâ güçlü ve sağlıklısın. Bir insan sonsuza kadar yalnız yaşayamaz.” Ama o sadece sakin bir gülümsemeyle cevap verirdi: “Kızlarım iyi olsun, sonra kendime bakarım.” Ve gerçekten buna inanıyordu. Kız kardeşim evlenip ben İstanbul’da düzenli bir işe başladıktan sonra, nihayet kendi hayatına zaman ayırmaya başladı. Sonra bir kasım gecesi bizi aradı — yıllardır duymadığımız kadar sıcak, umut dolu ve biraz da çekingen bir sesle: “Birini tanıdım,” dedi. “Adı Elif.” Kız kardeşimle şok olduk. Elif otuz yaşındaydı — babamın yaşının yarısı kadar. Bir sigorta şirketinde muhasebeci olarak çalışıyordu, boşanmıştı ve çocuğu yoktu. Belediye kültür merkezindeki yetişkinler için yoga kursunda tanışmışlardı. Başta, onun babamı kullanıyor olabileceğini düşündük. Ama onu tanıyınca — nazik, terbiyeli, yumuşak sesli biri — babama bakışını fark ettik. Ve babamın ona bakışını. Bu acıma değildi. Bu huzurdu. Nikâh, Ankara’daki eski evin bahçesinde, büyük bir dut ağacının altında küçük ışıklarla yapılmıştı. Gösterişli hiçbir şey yoktu — sadece aile ve birkaç dost, çay, börek, pilav, tavuk, kahkahalar ve birkaç gözyaşı. Elif açık pembe bir elbise giymişti, saçları toplanmıştı, gözleri sevgi doluydu. Babam gergindi ama mutluydu — sanki ilk kez âşık olan bir genç gibi. O gece herkes ortalığı toplarken kız kardeşim şaka yaptı: “Babacım, bu gece biraz sessiz olun olur mu? Duvarlar ince!” Babam güldü: “Haydi işine bak yaramaz.” Sonra Elif’in elini tuttu ve yatak odasına girdi — annemle otuz yılı aşkın süre birlikte yattığı o odaya. Düğünden önce odayı değiştirmesini önermiştik ama kabul etmemişti. “Böyle kalması bana huzur veriyor,” demişti. Gece yarısına doğru bir sesle uyandım. Rüzgâr sandım… ya da bahçedeki bir kedi. Ama sonra— Bir çığlık. Keskin. Korkunç. Kız kardeşimle fırlayıp babamın odasına koştuk. Kapının arkasından Elif’in titreyen sesi duyuluyordu: “Hayır! Lütfen… bunu yapma!” Kapıyı sertçe ittim. Ve gözlerimin önünde gördüğüm şey… Ve gözlerimin önünde gördüğüm şey beni tamamen susturdu. Elif yatağın yanında dimdik duruyordu; yüzü kâğıt gibi bembeyazdı. Bir eli göğsüne sıkıca bastırılmıştı, diğer eli ise başlığın üzerindeki duvara doğru titreyerek uzanıyordu. Babam yatağın kenarına oturmuş, gözlerini tek bir noktaya sabitlemişti. Kız kardeşimle o noktayı anlamamız sadece bir saniye sürdü. Annemin fotoğrafıydı. Hâlâ oradaydı. Çerçevelenmiş halde, komodinin loş lambasının ışığı altında. O sakin gülümsemesiyle, yıllarca bu odanın sessiz merkezi olmuştu. Babam onu hiç indirmeyi kabul etmemişti. “Beni rahatsız etmiyor,” derdi. “Eşimin varlığı bana huzur veriyor. Elif de bunu anlıyor.” Ama o gece, bir fikri anlamakla onun içinde yaşamak arasında çok büyük bir fark olduğunu hepimiz anladık. Elif titriyordu. —Bana onun hâlâ burada olduğunu söylememiştin —diye fısıldadı, sesi kırık kırık—. Bize baktığını… burada olduğunu söylememiştin. Babam ağzını açtı ama ilk kez o güçlü, sakin adam yoktu karşımızda. Sanki yılların çözüm üreten, kahveyle her şeyi toparlayan Mehmet Yılmaz’ı gitmişti; yerine şaşkın, yaşlı ve ne diyeceğini bilemeyen biri gelmişti. —Elif… bu sadece bir fotoğraf. Elif kısa, sinirli değil ama acı dolu bir gülüş bıraktı. —Hayır. Sadece bir fotoğraf değil. O senin eşin. Ve beni getirdiğin yatağın başında duruyor. Ben ve kız kardeşim kapıda öylece kaldık. Ne içeri girebiliyor ne de geri dönebiliyorduk. Sahne çok kişisel, çok kırılgandı. Babam bize bakınca yüzünde tuhaf bir utanç belirdi; neredeyse çocuk gibiydi. —Önemli bir şey yok —dedi kısık sesle—. Yatın artık. Elif gözyaşlarıyla bize döndü. —Önemli bir şey var. Ve o anda anladık: o gece artık eskisi gibi olmayacaktı. Kız kardeşim ilk tepki veren oldu. İçeri girdi, Elif’in kolunu nazikçe tuttu ve onu odadan çıkardı. —Benimle gel —dedi—. Önce bir nefes al. Ben babamla kaldım.