"On dakikaya hazır," dedim, hala kafamdan hesap yaparken. Üç tabak çıkacaktı ve belki yarına da biraz kalırdı. Saate baktı, kaşları çatıldı. "Sude ödevlerini bitirdi mi?" "Kontrol etmedim. Sesi çıkmıyor, sanırım cebir dersi galiba galip geliyor." "Ya da sosyal medyada takılıyordur," dedi sırıtarak. Tam herkesi masaya çağıracaktım ki Sude içeri daldı; arkasında daha önce hiç görmediğim bir kız vardı. Kızın saçları darmadağınık bir at kuyruğu yapılmıştı, bahar sonunun sıcağına rağmen kapüşonlusunun kolları parmak uçlarına kadar sarkıyordu. Sude konuşmama fırsat vermedi. "Anne, Elif bizimle yemek yiyecek." Bunu, sanki tartışmaya açık bir konu değilmiş gibi söylemişti. Elimde bıçakla öylece kalakaldım. Deniz bir bana, bir kıza baktı. Kız gözlerini yerden ayırmıyordu. Ayakkabıları eskimişti ve solmuş mor bir sırt çantasının askılarına sıkıca tutunuyordu. Tişörtünün ince kumaşından kaburgaları seçilebiliyordu. Sanki yer yarılsa da içine girse gibi bir hali vardı. "Şey, merhaba tatlım." Misafirperver görünmeye çalıştım ama sesim cılız çıkmıştı. "Bir tabak al bakalım." Tereddüt etti. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı, sesi masanın öbür ucundan zor duyuluyordu. Onu izledim. Sadece yemek yemiyordu; adeta tayınlıyordu. Dikkatlice alınmış bir kaşık pilav, bir parça tavuk, iki dilim havuç. Çatal bıçak sesinden ya da bir sandalyenin gıcırtısından ürküyor, kapana kısılmış bir hayvan gibi geriliyordu. Deniz boğazını temizleyip ortamı yumuşatmaya çalıştı. "Ee, Elif’ti değil mi? Sude’yi ne zamandır tanıyorsun?" Omuz silkti, hala önüne bakıyordu. "Geçen seneden beri." Sude araya girdi. "Beden eğitimi dersimiz aynı. Şikayet etmeden o kadar yolu koşabilen tek kişi Elif." Bu söz Elif’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme yarattı. Titreyen elleriyle suya uzandı. İçti, bardağını tazeledi ve tekrar içti. Sude’ye baktım. Yanakları kızarmıştı. Gözlerini dikmiş bana bakıyor, vereceğim tepkiyi ölçüyordu. Yemeğe, sonra kızlara baktım. Tekrar hesap yaptım; daha az tavuk, daha çok pilav, belki kimse fark etmezdi. Yemek çoğunlukla sessiz geçti. Deniz boşluğu doldurmaya çalışıyordu: "Cebir dersi nasıl gidiyor bakalım?" Sude gözlerini devirdi. "Baba, kimse cebiri sevmez ve kimse yemek masasında cebir konuşmaz." Elif konuştuğunda sesi çok yumuşaktı. "Ben severim," dedi. "Örüntüleri seviyorum." Sude gülümsedi. "Evet, sınıfta bir tek sen öylesin zaten." Deniz ortamı neşelendirmek için kıkırdadı. "Geçen ay vergilerimi hesaplarken sana ihtiyacım varmış Elif. Sude yüzünden az kalsın iade alacağımız paradan oluyorduk." "Baba!" diye inledi Sude. Yemekten sonra Elif lavabonun yanında kararsızca durdu. Sude bir muz uzatarak yanına gitti. "Tatlıyı unuttun Elif." Elif gözlerini kırpıştırdı. "Gerçekten mi? Emin misin?" Sude muzu eline tutuşturdu. "Ev kuralı. Kimse buradan aç ayrılmaz. Anneme sor." Elif muzu sıkıca tuttu, sırt çantasına daha da sıkı sarıldı. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı, sanki bunu hak ettiğinden emin değilmiş gibi. Kapının yanında duraksayıp arkasına baktı. Deniz başıyla onayladı. "Her zaman bekleriz kızım." Yanakları pembeleşti. "Tamam. Eğer zahmet olmazsa." "Asla olmaz," dedi Deniz. "Bizim masamızda sana her zaman yer var." Kapı kapanır kapanmaz sesim sertleşti: "Sude, kafana göre eve birilerini getiremezsin. Biz zaten ucu ucuna geçiniyoruz." Sude yerinden kımıldamadı. "Bütün gün hiçbir şey yememiş anne. Bunu nasıl görmezden gelebilirdim?" Ona baktım. "Bu durum yine de—" "Bugün okulda bayılacak gibi olmuş anne!" diye çıkıştı Sude. "Babası durmadan çalışıyor. Geçen hafta elektrikleri kesilmiş. Zengin değiliz ama karnımızı doyurabiliyoruz."