Akrabalarım Mirastan Bana Sadece Çürük Bir Kanepe Bıraktı

Dizlerimin üzerine çöküp zarfı yavaşça açtım. Ninemin o tanıdık, inci gibi el yazısıyla yazılmış mektubu okumaya başladığımda gözyaşlarıma hakim olamadım: “Benim güzel, sessiz, kalbi temiz torunum Ayşe… Sen bu mektubu okuyorsan, ben çoktan bu dünyadan göçmüşüm ve o akbaba sürüsü akrabaların malımı mülkümü yağmalamak için birbirine girmiş demektir. Seni kenara iteceklerini, sana sadece o çatı katındaki eski kanepeyi layık göreceklerini adım gibi biliyordum. Çünkü onların gözünü hırs, kibir ve açgözlülük kör etmiş durumda. Ama unuttukları bir şey var: Ben o tarlaları, o evleri ve bankadaki o hesapları yıllar önce çoktan ipotek ettirdim. Üzerlerinde devasa borçlar var. O çok sevindikleri, birbirlerini ezip aldıkları deniz kenarındaki arsa ise sit alanı ilan edildi, tek bir çivi bile çakılamaz. Benim asıl servetim, yıllarca dişinden tırnağından artırarak aldığım bu altınlar ve şu an elinde tuttuğun o deri dosyanın içindeki tapulardır.” Hemen deri dosyayı açtım. İçinden, İstanbul’un en gözde semtlerinden birinde yer alan, yıllar önce ninemin bizzat kendi elleriyle benim adıma satın alıp gizlice devrettiği üç büyük dükkânın tapusu çıktı. Zarfın son satırlarında ise şu yazıyordu: “Gerçek zenginlik; kimsenin gözüne sokulmayan, gösterişten uzak, sade ve sessiz olandır kızım. Onlar seninle ve bu eski kanepeyle alay ederken, sen aslında tüm ailenin asıl servetinin üzerinde oturuyordun. Şimdi o gözyaşlarını sil, bu altınlarla kendi hayallerini kur ve o dükkânların geliriyle kimseye boyun eğmeden, dimdik yaşa. Seni çok seven ninen…” Mektubu göğsüme bastırıp hıçkırarak ağlamaya başladım. Bir yanda bana çöp muamelesi yapan o akrabalarımın sahte dünyası, diğer yanda ise beni herkesten çok tanıyan, ruhumu bilen ninemin o devasa zekâsı ve şefkati duruyordu. Ertesi ay aile meclisi yeniden toplandığında manzara tam da ninemin öngördüğü gibiydi. O büyük amcalarım, kurnaz teyzelerim ve uyanık kuzenlerim; ellerine geçen hesapların aslında borç batağında olduğunu, arsaların beş para etmediğini öğrendiklerinde sinir krizleri geçiriyor, birbirlerini suçlayıp avukatlara koşuyorlardı. Odada tam bir kaos ve çaresizlik hakimdi. Ben ise o gün o salona en sevdiğim, sade elbisemle girdim. Yüzümde tarifsiz bir huzur, içimde kimsenin bilmediği o büyük sırrın verdiği sessiz bir güç vardı. Kuzenim beni görünce öfkeyle, “Ayşe, sen ne gülüyorsun orada arsız arsız! O çöplük kanepeden de mi borç çıktı yoksa?” diye bağırdı. Sadece usulca gülümsedim. “Hayır,” dedim sakince, “O kanepeden bana sadece ninemin sevgisi çıktı. O bana yeter.” Çantamı omzuma asıp o zehirli odadan, o açgözlü insanların arasından sonsuza dek çıkıp gittim. Ninem haklıydı; gerçek zenginlik ne bağıra çağıra paylaşılan arsalarda ne de kibir dolu sözlerdeydi. Gerçek zenginlik, merhametin ve akıl dolu bir planın ta kendisiydi.