2. Bölüm Bağırmadım. Ağlamadım. Çocuğa baktım. O her şeyden masumdu. Sonra kadına baktım. Aniden göz temasından kaçındı. Ve sonunda, kocama baktım. Holdeki büfeye gittim. Mavi bir dosya çıkardım. Ona uzattım. “Bunlar boşanma belgeleri,” dedim. “Ve müdürlük görevinden azledildiğine dair belgeler.” Fikret küçümseyerek gülümsedi. İlk sayfayı okudu. Sonra ikinciyi. Sonra üçüncüyü. Gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. —Ne yaptın sen? —Sevgilini elinden almadım. Oğlunu elinden almadım. Sadece, asla kendininmiş gibi karıştırmaman gereken tek şeyi elinden aldım. Ofis anahtarlarını elinden çekip aldım. —Şirketi. Fikret, hala başkasının alanını işgal etmeye hakkı varmış gibi eve girdi. Dosyayı sertçe kapattı. Bana doğru iki adım attı… Ama yemek odasında oturan avukatım Meltem Aksoy’u görünce durdu. Yarım saat erken gelmişti. Bu bir tesadüf değildi. Bütün gün sakin kalmamın sebebiydi. “Bu değersiz bir kağıt parçası,” dedi, sesi gereğinden fazla yüksek çıkarak. “Beni böyle kapı dışarı edemezsin.” Meltem bacak bacak üstüne attı. Sesini yükseltmeden konuştu: “Şirket müvekkilimin miras yoluyla edindiği şahsi malıdır. Müdürlükten istifa dilekçeniz bu sabah noter huzurunda imzalandı. Banka, imza yetkinizin iptal edildiğine dair bildirimi aldı. Ayrıca bu ev de Işıl Hanım’ın şahsi mülküdür. Bu gece burada kalamazsınız.” O an Cemre’nin bir şeyi anladığını gördüm. Ortak bir eve girmiyordu… Aksine, mahvı için kurulmuş bir sahneye adım atmıştı. Mert’e baktı. Onu kucağına aldı. Ve neredeyse fısıltıyla dedi ki: —Fikret… Hani bu konu önceden konuşulup anlaşılmıştı? Cevap vermedi. Sessizliği benim için yeterliydi. Zaten şüphelendiğim şeyi doğrulamıştı: Onu da kandırmıştı. Orada olduğu için onu affetmiş değildim. Ama rolünün kocamın göstermeye çalıştığı şey olmadığını anladım. Gerekli olan en az bilgiyi açıkladım. Hala resmen evli olduğumuzu. Şirket parasını başka bir evi geçindirmek için kullandığını. Denetim raporunda kira, doğalgaz, bebek alışverişleri, oteller ve açıklanması imkansız nakit çekimlerinin yer aldığını. Onu emniyeti suistimal ve güveni kötüye kullanmaktan şikayet edebileceğimi… Ama henüz bunu yapmadığımı söyledim. Fikret bunu duygusal bir dramaya dönüştürmek istedi. “Oğlumu terk etmeyeceğim,” diye atıldı. “Ne yapmamı bekliyorsun? Onu inkar mı edeyim?” “Hayır,” diye yanıtladım. “Ona benim maaşımla değil, kendi maaşınla bakmanı bekliyorum.” Cemre öylece donup kaldı. Sanki bu cümle onun için rahatsız edici bir kapı açmıştı. Benden bir bardak su istedi. Verdim. Suyu içerken salona göz gezdirdi. Annemin tabloları. Merdivenler. Fikret’in her zaman “bizim hayatımız” diye sunduğu antika mobilyalar. İlk defa bir şeyi fark etti: Adamın söylediği neredeyse hiçbir şey doğru değildi. Gitmek için onlara bir saat verdim. Çilingir aşağıda bekliyordu. Fikret gurur ve yalvarma arasında gidip geliyordu. Beni kin tutmakla suçladı. Tatilleri, akşam yemeklerini, yıldönümlerini, Eski Foça’daki düğün günümüzü hatırlattı. Sanki bir anılar koleksiyonu, üç yıllık çift taraflı bir hayatı silebilirmiş gibi. Sonra strateji değiştirip beni korkutmaya çalıştı: —Eğer beni batırırsan, seninle birlikte ben de batarım. Meltem masanın üzerinden bir dosya daha kaydırdı: —Burada suç duyurusu taslağı ve bilirkişi raporu var. Seçim senin. Yüzü solgun, elleri boş bir şekilde evden ayrıldı. Cemre de peşinden gitti. Ancak iki gün sonra beni aradı. Nişantaşı’nda bir kafede buluştuk. Makyajsız gelmişti. Mert pusetinde uyuyordu. Yüzünde vakur bir utanç ifadesi vardı. Bana Fikret’in ona neler söylediğini anlattı: Benim sadece kağıt üzerinde bir eş olduğumu. Yıllardır ayrı yattığımızı. Şirketin ona ait olduğunu. Ona hiçbir tiyatral harekete girmeden her şeyi gösterdim: İki tapu, birkaç ekstre, noter onaylı azilname. Ağlamadı. Sadece bir kez başını salladı. Hoş olmayan bir gerçeği kabullenen birinin ağırbaşlılığıyla… “Demek ikimizi de kandırmış,” dedi. “Evet.” Arkadaş olmadık. Mevzu bu değildi. Ama o masadan aynı sorunu anlamış olarak kalktık. Aynı hafta Cemre, İzmir’deki daireden ayrıldı.