Yıllardır aile hukuku alanında çalışan bir avukattı. Sesi telefonda neşeliydi. “Jale? Sen misin? Yıllar oldu.” “Evet,” dedim. “Ama sana öğretmen olarak değil, korkmuş bir kadın olarak ihtiyacım var.” Yarım saat sonra bürosundaydım. Her şeyi anlattım. Baran’ın yaşını. Evliliğimizi. Geceleri getirdiği suyu. Kahverengi şişeyi. Ve üç hafta önce imzaladığım belgeleri. Nermin Hanım bir noktada sözümü kesip sordu: “Belgeleri okumadın mı?” Başımı eğdim. “Baran bana güvendiğimi söyledi. Noterde de sadece imza yerlerini gösterdi.” Nermin’in yüzü ciddileşti. “Noterde mi?” “Evet.” “Noterin adını hatırlıyor musun?” Hatırlıyordum. Nermin bilgisayardan birkaç kayıt kontrol ettikten sonra bana döndü. “Jale, şimdi beni dikkatle dinle. Eve gideceksin ama Baran’a hiçbir şey belli etmeyeceksin. Belgeleri bulabilirsen fotoğraflarını çek. Sakın onunla yalnızken tartışma.” “Polise gitmeli miyim?” “Henüz elimizde bir numune ve senin şüphen var. Ama belgelerde düşündüğüm şey varsa mesele yalnızca sana bir şey içirmesi olmayabilir.” “Ne düşünüyorsun?” Cevap vermedi. Sadece, “Önce belgeleri görmem lazım,” dedi. Eve döndüğümde saat altıya yaklaşıyordu. Baran salonda oturmuş beni bekliyordu. Kapıyı açar açmaz ayağa kalktı. “Neredeydin bebeğim?” Gülümsedim. Hayatım boyunca onlarca öğrenci karşısında sakin görünmeyi öğrenmiştim. Ama o gün oynadığım rol, hayatımın en zor rolüydü. “Eski bir arkadaşı gördüm. Kahve içtik.” Baran gelip yanağımdan öptü. Burnuma tanıdık parfümü geldi. Altı yıldır bana güven veren o koku artık midemi bulandırıyordu. “Yorulmuşsun,” dedi. “Bu gece suyuna biraz daha papatya koyarım.” İçimden çığlık atmak istedim. Ama sadece, “Olur,” dedim. Akşam yemeğini birlikte yedik. Baran her zamanki gibiydi. Günün nasıl geçtiğini sordu. Bana meyve kesti. Omzumun tutulduğunu söyleyince masaj yapmak istedi. Her dokunuşunda aklıma tek bir soru geliyordu: Bu adam beni gerçekten hiç sevmiş miydi? Saat on bire doğru yatak odasına çıktım. Baran aşağıda kaldı. Bir süre sonra mutfaktan dolap kapağının sesi geldi. Sonra kaşık. Sonra merdivenlerde ayak sesleri. Kapı açıldı. Elinde yine aynı bardak vardı. “Uyku ilacın geldi,” diye şaka yaptı. Söylediği kelimeler beni ürpertti. Belki de yıllardır yaptığı şeyin ne kadar korkunç olduğunu bilmeden değil, tam tersine bilerek şaka ediyordu. Bardağı aldım. “Sağ ol.” Baran banyoya girince içeceği lavaboya döktüm ve yerine biraz çeşme suyu koydum. Sonra yarısını içmiş gibi bıraktım. On dakika sonra gözlerimi kapatıp nefesimi ağırlaştırdım. Baran yanıma geldi. “Jale?” Cevap vermedim. “Bebeğim?” Yine sessiz kaldım. Bir dakika kadar beni izledi. Sonra yataktan kalktı. Kapı kapandı. Beş dakika bekledim. Ardından sessizce aşağı indim. Çalışma odasının kapısı açıktı. Baran içeride değildi. Masasının çekmecesini açtım. Belgeler oradaydı. İlk iki sayfayı anlamadım. Üçüncü sayfada ise kendi adımı gördüm. Altında Baran’ın adı vardı. Okudukça dizlerim titremeye başladı. Bodrum’daki yazlığın belirli koşullarda Baran’ın kullanımına bırakılması… Bazı banka işlemlerinde geniş yetki… Sağlıkla ilgili karar veremeyecek duruma gelirsem eşimin benim adıma hareket edebilmesine dair bir vekâlet düzenlemesi… Fotoğraflarını çektim. Tam telefonu cebime koyuyordum ki masanın arkasındaki küçük metal kutuyu fark ettim. Kilidi yoktu. Açtım. İçinde birkaç kahverengi şişe vardı. Hepsi aynıydı. Altlarında tarihler yazılıydı. Bazıları dört yıl öncesine aitti. Kutuya bakarken arkamdan bir ses geldi. “Uyuduğunu sanıyordum.” Kanım çekildi. Yavaşça döndüm. Baran kapıda duruyordu. Yüzünde artık o sakin yoga eğitmeni gülümsemesi yoktu. Gözleri doğrudan açık kutuya kaydı. Sonra bana baktı. “Ne yapıyorsun?” “Altı yıldır bana ne içiriyorsun?” Sessizlik oldu. Baran birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra şaşırtıcı şekilde sakin bir sesle, “Jale, bunu açıklayabilirim,” dedi. “Elbette açıklayacaksın.” “Senin uyku sorunların vardı. Çok kaygılıydın. Doktorlara gitmek istemiyordun.” “Bunu bana söylemeden mi yaptın?” “Dozu çok küçüktü.” “Altı yıl boyunca?” Baran yüzünü ovuşturdu. “Sen anlamıyorsun.” “Elimdeki belgeleri de mi anlamıyorum?” Bakışları değişti. İlk kez korktuğunu gördüm. “Onları neden karıştırdın?” İşte o anda cevabımı almıştım. Masum biri “neden karıştırdın?” demezdi. “Nermin Hanım hepsini yarın inceleyecek,” dedim. Bu bir blöftü. Henüz ona fotoğrafları göndermemiştim. Ama Baran bunu bilmiyordu. Yüzü bir anda gerildi. “Avukata mı gittin?” “Evet.” Baran kapının önünden çekildi. “Tamam,” dedi. “O zaman konuşacak bir şey yok.” O kadar kolay vazgeçmesi beni daha da korkuttu. Telefonumu çıkardım. Ekranda hiç çekim yoktu. Baran bunu fark etti. Sonra çalışma odasının kapısını arkasından kapattı. “Telefonunu ver.” Bir adım geri çekildim. “Hayır.” “Jale, bunu daha kötü hale getirme.” “Daha kötü olan ne olabilir?” Baran bana doğru yürüdü. Tam o anda dış kapının zili çaldı. İkimiz de donduk. Baran başını çevirdi. Zil tekrar çaldı. Ardından güçlü bir erkek sesi duyuldu. “Jale Hanım?” Baran bana baktı. “Kim bu?” Ben de bilmiyordum. Kapıya yöneldim. Baran kolumu tutmaya çalıştı ama geri çekildim. Kapıyı açtığımda Nermin Hanım’ı ve yanında iki polis memurunu gördüm. Nermin bana baktı. “Fotoğrafları gönderemeyince merak ettim,” dedi. “Klinikteki doktorla da konuştum. Tedbirli gelmek istedim.” O an ilk kez gerçekten nefes aldım. Sonrası hızlı gelişti. Evdeki şişelere el konuldu. Belgeler incelendi. Baran’ın telefonunda ve bilgisayarında yapılan araştırmalar, benim bilmediğim çok daha büyük bir planı ortaya çıkardı. Baran son iki yıldır internette sağlıkta karar verme yetisi, vesayet süreçleri ve eş adına finansal işlem yapma konularını araştırıyordu. Daha kötüsü, yakın bir arkadaşına gönderdiği mesajlardan birinde şöyle yazmıştı: “Bir süre daha böyle devam ederse herkes onun zaten unutkan olduğuna inanacak.” Bir başka mesajda ise, “Sonra kararları benim vermem çok daha doğal görünecek,” diyordu. Planı beni bir gecede öldürmek değildi. Beni yavaş yavaş kendimden şüphe eden, çevresinin yaşlanıp zihinsel olarak gerilediğini düşündüğü bir kadına dönüştürmekti. Böylece mal varlığım üzerinde daha fazla söz sahibi olabilecekti. Aylar süren soruşturmalar, avukat görüşmeleri ve mahkeme süreci başladı. Baran’ın attığı imzalar, sakladığı şişeler ve yazışmaları benim anlatamadığım her şeyi anlattı. Evliliğimiz sona erdi. Belgelerin önemli bir kısmı iptal edildi. Ama benim için asıl zor olan, mal varlığımı korumak değildi. Altı yıllık hatıraları yeniden değerlendirmekti. Bana yaptığı yemekleri düşündüm. Ayağıma battaniye örtmesini. Hastalandığımda başımda beklemesini. Bir insanın bazı anlarda gerçekten şefkatli olup aynı zamanda sana zarar verebileceğini kabullenmek, başıma gelenlerin en ağır kısmıydı. Uzun süre kendime kızdım. “Nasıl anlamadım?” diye sordum. Nermin bir gün bana şöyle dedi: “Çünkü güvenmenin kendisi hata değildir, Jale. Hata, birinin o güveni silah olarak kullanmasıdır.” Aradan bir yıl geçti. İstanbul’daki apartmanı sattım. Bodrum’daki eve yerleştim. Bahçeye papatyalar ektim. İlk başlarda ironik geliyordu. Sonra düşündüm. Papatyanın kendisi bana hiçbir şey yapmamıştı. Kötü olan, onun içine saklanan şeydi. Bir sabah verandada otururken kendime bir bardak sıcak su hazırladım. İçine biraz bal koydum. Papatya ekledim. Bardağı önümde uzun süre seyrettim. Sonra küçük bir yudum aldım. Kimse bana “Hepsini iç,” demedi. Kimse uyuyup uyumadığımı kontrol etmedi. Kimse benim adıma neyin iyi olduğuna karar vermedi. Denize bakıp ilk kez şunu anladım: Baran yıllarca bana “küçük karım” diyerek beni sevdiğini düşündürmüştü. Oysa gerçek sevgi, insanı küçültmezdi. Gerçek sevgi sizi kendinizden şüphe ettirmez, iradenizi sessizce elinizden almaz, güveninizi kendi çıkarı için kullanmazdı. O sabah bardağın kalanını yavaşça içtim. Çünkü bu kez içinde ne olduğunu biliyordum. Ve daha önemlisi… Hayatımın geri kalanında ne içeceğime, kime güveneceğime ve hangi kapıyı açacağıma yeniden yalnızca ben karar veriyordum.