Annenin Kayıp Kızını Arama

Kızım bir haftadır cevap vermiyordu, ben de evine gittim. Damadım onun "seyahatte" olduğunda ısrar etti. Garajdan gelen boğuk bir inilti duyana kadar neredeyse buna inanacaktım. Etrafından dolandım, yan kapıyı denedim; o karanlık beton odadan gelen ses beni sadece korkutmakla kalmadı, bir anne olarak beni asla unutamayacağım bir şekilde paramparça etti.

Garajdan gelen ses bir çığlık değildi. Daha kötüsüydü; kapana kısılmış, kırık bir iniltiydi. Bir annenin kulaklarından önce kemikleriyle duyacağı türden bir ses. Yedi gündür kızım Elif bana cevap vermemişti. Mesaj yok. Arama yok. Kahvesinin o neşeli fotoğrafları yok. Uykusuz kaldığı gecelerde her zaman yaptığı gibi gece yarısı yazılmış bir “Seni seviyorum anne” mesajı yok.Ben de yağmur altında dört saat araba sürerek kocası Mert ile paylaştığı o küçük beyaz eve gittim. Kapıyı gülümseyerek açtı.

Çok hızlı bir şekilde. “Canan Hanım,” dedi, bir koluyla kapı eşiğini kapatarak. “Ne sürpriz.” “Kızım nerede?” Gülümsemesi seğirdi. “Seyahatte.” “Ne seyahati?” “Şu kişisel gelişim kamplarından biri işte. Elif’i bilirsin. Her zaman abartmayı sever.” Ona dik dik baktım. Mert, Elif ağladığında ona her zaman “abartıyorsun” derdi; Elif onunla aynı fikirde olmadığında “hassas”, yalanını yakaladığında ise “kafası karışık” derdi. Cazibeyi bir parfüm gibi sürerdi; pahalı ve zehirli. “Bana söylemedi,” dedim. “Biraz kafa dinlemeye ihtiyacı vardı.” Gözleri soğudu. “Herkesten uzaklaşmak istedi.” Onun arkasında, kız kardeşi Pelin göründü; çıplak ayaklıydı ve Elif’in mavi hırkasını giyiyordu. Kızımın hırkasını. “Canan Hanım,” dedi Pelin tatlı bir dille, “böyle çat kapı gelmemelisiniz. Bu hiç sağlıklı değil.” Önce hırkaya, sonra kadının ağzına baktım. “Onu üzerinden çıkar.” Güldü. “Efendim?” Mert yaklaştı. “Yorgunsun. Kendini rezil etmeden evine git.” İşte buydu; erkeklerin, yaşın bir kadını zararsız kıldığını düşündüklerinde kullandıkları o ses tonu. Bu sesi otuz bir yıl boyunca mahkeme salonlarında; yakası temiz, elleri kirli yalancılardan duymuştum. “Elif’i görmek istiyorum,” dedim. “Göremezsin.” Sesi keskinleşti. “Gitti. Nerede olduğunu sana söylemememi istedi.” “Bana mesajını göster.” “Sildim.” “Ne tesadüf.” Gülümsemesi yok oldu. “Bahçemden defol git.” Yenilgiyi kabul etmiş, hırpalanmış bir anne gibi yavaşça geri çekildim. Pelin sırıttı. Ama arabama doğru döndüğüm an, o sesi duydum. Boğuk bir inilti. Kilitli garajdan geliyordu. Elim araba kapısında donup kaldı. Mert’in yüz ifadesi engel olamadan değişti. Önce korku, sonra öfke parladı. “Eski borular,” dedi. Bir kez başımı salladım. Sonra oradan uzaklaştım. Köşede, sönük bir sokak lambasının altına park ettim, farlarımı kapattım ve telefonumdaki gizli kayıt uygulamasını açtım. Çünkü Mert bir şeyi unutmuştu. Onun kapısında kederli görünen o yaşlı kadına dönüşmeden önce ben, onun gibi adamları sessizlikten korkutan o ağır ceza savcısıydım.Evin arkasındaki ara sokaktan geri döndüm; yağmur, sabırsız parmaklar gibi arabanın kaputuna vuruyordu. Garaj mutfaktan ayrı duruyordu, yan kapısı rutubetten şişmişti. Orada yeni ve parlayan bir asma kilit asılıydı. İçeriden betonun üzerinde sürtünen bir şeyin sesi geldi.

Sonra kızımın sesini duydum. “Lütfen…” Vücudum sanki ortadan ikiye ayrılacaktı. Kendimi kapıya atmak, adını haykırmak, tahtaları tırnaklarımla sökmek istedim. Ama panik gürültülüdür ve gürültü evlatların ölmesine sebep olur. Bu yüzden nefes aldım. Bir. İki. Üç. Kilidin fotoğrafını çektim. Arka pencereleri. Mert’in kamyonetini. Pelin’in arabasını. Dışarıdan yemek kutuları, eczane torbaları ve tapu dairesinden Elif’e gönderilmiş yırtık bir zarfla dolup taşan çöp kutularını. Onu gördüğümde ellerim titremeyi bıraktı. Mülkiyet Devri Onayı. Elif’in mirası. Rahmetli eşim ona, Mert’in hayatı boyunca kazandığından çok daha değerli olan göl kenarındaki araziyi bırakmıştı. Elif orayı satmayı reddetmişti. Mert, geçen kurban bayramında bu yüzden kıyameti koparmış, bembeyaz olmuş parmaklarıyla eti keserken ona “bencil” demişti. Şimdi ise herkese onun seyahatte olduğunu söylüyordu. Şimdi Pelin onun kıyafetlerini giyiyordu. Önce Başkomiser Demir’i aradım. 112’yi değil. “Canan Hanım?” dedi uykulu bir sesle. “Umarım önemli bir şeydir.” “Önemli. Hürriyeti tahdit şüphesi var. Mal varlığına zorla el koyma girişimi olabilir. Mağdur benim kızım.” Sesi anında ciddileşti. “Neredesin?” Adresi verdim ve ekledim: “Sessiz gelin. Yaklaşana kadar siren açmayın.” “İçeride misin?” “Hayır.” “Uzak dur.” “Aptal değilim Demir.” Bir duraksama oldu. “Sorun hiçbir zaman bu olmadı zaten.” Telefonu kapattım ve bagajımı açtım. Mert yıllarca eski arabamla dalga geçmişti. Ona “emekli tabutu” derdi. Bagajdaki acil durum çantasında bir cıvata kesici, delil torbaları, bir fener ve aile içi şiddet vakalarında danışmanlık yaparken kullandığım küçük vücut kamerasının olduğunu asla bilmiyordu. Kamerayı eşarbımın altına iğneledim. Sonra tekrar ön kapıya yürüyüp vurdum. Mert kapıyı gözlerinde öldürme arzusuyla açtı. “Laf anlamıyorsun sen.” “Hayır,” dedim yumuşak bir sesle. “Ben toplarım.” Kaşlarını çattı. “Ne?” “Detayları.” Pelin elinde şarap kadehiyle arkasında belirdi. “Allahım, şu kadının haline bak, acınası.” Mert bahçeye çıktı. “Elif her şeyi imzaladı. Anlıyor musun? Seninle işi bitti. Bu aileyle işi bitti. Senin bir önemin varmış gibi davranmaktan bıktı artık.” Yüzümün tam kararında çökmesine izin verdim. “Neyi imzaladı?” Gülümsemesi geri döndü. Kederin beni aptallaştırdığını sanıyordu. “Göl evini,” dedi. “Vekaletnameyi. Tıbbi muvafakatnameyi. Hepsi yasal.” Kalbim buz kesti. Tıbbi muvafakatname. Garajdan ağır bir gümleme sesi yankılandı. Pelin irkildi. Mert kolumu tuttu. “Git artık.” Paltomu kavrayan parmaklarına baktım. “Elini üzerimden çek.” Güldü. “Yoksa ne olur?” Cevap vermeden önce yüzüne mavi ve kırmızı ışıklar vurdu. Başkomiser Demir’in sesi yağmuru delip geçti. “Yoksa kilitli garajın hesabını verirsin.” Mert’in eli düştü. İlk defa o kibirli maskesi çatladı. Ve ben gülümsedim. Sadece hafifçe.