Annesinin vefat ettiği gün

Battaniyeleri tek tek elime alıp katlarını açtım. Kumaşın arasından yükselen hafif naftalin kokusuna, yılların taşıdığı o tarif edilmez ev kokusu karışıyordu. Tam üçüncü battaniyeyi katlarken içinden küçük, sararmış bir zarf düştü. Kalbim bir an duracak gibi oldu.

Zarfın üzerinde annemin el yazısıyla yalnızca şu cümle vardı:

"Bir gün bunları bulan sevgili evladıma..."

Titreyen ellerle mektubu açtım.

“Eğer bu satırları okuyorsan, demek ki ben artık yanında değilim. Ama bilmeni isterim ki bu battaniyeler yalnızca seni sıcak tutsun diye saklanmadı. Her biri hayatımın farklı dönemlerinden bir parçayı taşıyor. Biri genç kızlık hayallerimin, biri anne olduğum günlerin, diğeri ise seni büyütürken yaşadığım umutların ve dualarımın sessiz tanığıdır.

Hayat bazen insanın elinden çok şey alır. Ama sevgi, kaybettiğimizi sandığımız her şeyin ardından geriye kalan en güçlü mirastır. Eğer bir gün kendini yalnız hissedersen, bu battaniyelere sarıl. Belki ben yanında olmayacağım ama sana duyduğum sevgi hep seninle olacak.

Unutma; insanlar bir gün gider, fakat sevdiklerine bıraktıkları iyilikler, anılar ve sevgiler yaşamaya devam eder.”

Mektubu bitirdiğimde gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülüyordu. Battaniyeler artık benim için eski eşyalar değildi. Onlar annemin bana bıraktığı son sarılış, son öğüt ve son sevgiydi.

O gün battaniyeleri yeniden özenle katlayıp yerlerine koymadım. Birini omuzlarıma aldım, diğerlerini ise saklamak için en güvenli yere yerleştirdim. Çünkü artık biliyordum ki bazı eşyalar sadece eşya değildir; bir ömrün sevgisini, fedakârlığını ve hatırasını taşırlar.

Pencereden içeri süzülen akşam ışığı odanın içine yayılırken annemin yokluğunu değil, varlığını hissettim. Ve ilk kez, geçmişe özlem duymak yerine ona teşekkür ettim.

Çünkü annem gitmiş olsa da sevgisi hâlâ benimleydi; tıpkı yıllardır sakladığı o üç battaniye gibi, sıcacık ve hiç eskimeden.