Sekiz yaşındaki kızım Duru, anlattığı şey daha heyecanlı görünsün diye hikâyeleri abartan çocuklardan değildir. Dikkat çekmek için yalan söylemez. Heyecanlandığında bile sesini pek yükseltmez. Sessiz, tatlı bir çocuktur ve hâlâ arabadayken ayın bizi takip ettiğine inanır. Bu yüzden onu okula götürürken son derece sakin bir şekilde söylediği sözleri duyduğumda içimde bir şey buz kesti. “Baba… Her gece sizin yatak odanıza bir adam giriyor.” Direksiyonu tutan parmaklarım bir anda gerildi. Birkaç saniye boyunca doğru duyup duymadığımdan emin olamadım. “Ne dedin?” Duru pencereden dışarı bakmaya devam etti. “Sen uyuduktan sonra odanıza bir adam geliyor.” Göğsümün içinde soğuk bir ürperti yayıldı. “Nasıl bir adam?” “Bilmiyorum.” Sanki son derece sıradan bir şey anlatıyormuş gibi konuşuyordu. “Çok yavaş yürüyor. Sanki parkeler ses çıkarmasın diye dikkat ediyor.” Gözlerimi yoldan ayırmamaya çalıştım. “Peki annen?” Duru sonunda bana döndü. “Gözlerini kapatıyor.” “Uyuyor mu?” Duru başını iki yana salladı. “Bence uyumuyor.” “Neden?” “Çünkü bazen gözlerini kapatmadan önce çok üzgün görünüyor.” Duru’nun sesinde korku yoktu. Heyecan da yoktu. Beni ürkütmeye çalıştığını düşündürecek hiçbir şey yoktu. Sadece kesinlik vardı. Ve nedense beni en çok korkutan da buydu. “Duru, bunu rüyanda görmüş olabilir misin?” “Hayır.” “Televizyonda buna benzer bir şey mi izledin?” “Hayır.” “Biri sana böyle bir şey mi söyledi?” Kaşlarını çattı. “Baba, ben adamı gördüm.” Sonra çantasının askılarını düzeltti ve yeniden pencereden dışarı bakmaya başladı. Yolun geri kalanında çaresizce başka bir açıklama bulmaya çalıştım. Bir rüya. Bir gölge. Koridorda asılı duran bir mont. Duru’nun anlattığından başka her ihtimal bana daha mantıklı geliyordu. Okula vardığımızda yanağımdan öptü, arabadan indi ve çantası sırtında sallanırken girişe doğru koştu. Diğer çocukların arasında gözden kaybolana kadar onu izledim. Sonra işe gitmek yerine doğrudan eve döndüm. Karım Beliz mutfaktaydı. Saçlarını toplamıştı ve beni görünce gülümsedi. “Bu saatte geri mi geldin?” Normalde yanına gidip onu öperdim. O sabah sadece olduğum yerde kaldım. Evlendiğimiz günden beri ilk kez karıma nasıl bakacağımı bilmiyordum. Duru’nun söylediklerini ona anlatmak istiyordum. Beliz’in gülmesini, on saniye içinde her şeyi açıklamasını ve hayatımızın yeniden normale dönmesini istiyordum. Ama bunun yerine bazı ayrıntıları fark etmeye başladım. Gözlerinin altındaki koyu halkaları. Hava sıcak olmasına rağmen üzerindeki bol, uzun kollu bluzu. Kumaşın omuzlarından eskisine göre çok daha gevşek sarktığını. Sonra ona doğru bir adım attım. Beliz irkildi. Çok hafifti. Ama gördüm. “Bora?” “Ne oldu?” “İyi misin?” “İyiyim.” Yalan ağzımdan düşünmeden çıktı. Günün geri kalanında evdeki en sıradan şeyler bile bana şüpheli görünmeye başladı. Beliz’in telefonu mutfak tezgâhında titreştiğinde hemen eline aldı. Bir süre sonra çamaşır odasının önünden geçerken telefonda alçak sesle konuştuğunu duydum. Onu dinlemeye çalışmıyordum. Ta ki söylediği tek bir cümle kulağıma gelene kadar. “Tamam, bu gece. O uyuduktan sonra.” Olduğum yerde donup kaldım. Midem öylesine kasıldı ki dengemi kaybetmemek için duvara tutundum. Bir dakika sonra Beliz, elinde katlanmış havlularla odadan çıktı. Sanki hiçbir şey olmamıştı. “Akşama tavuk mu yapayım, makarna mı?” Yüzüne baktım. “Ne?” “Akşam yemeği için.” “Fark etmez.” Yüzümü dikkatle süzdü. “Bora, bugün sana ne oldu?” “Hiçbir şey.” O akşam normal bir aile gibi sofraya oturduk. Duru okulda yaptığı yazım çalışmasını anlattı. Beliz ona sebzelerini bitirmesini söyledi. Ben ise tabağımdaki yemeğin tadını bile alamadım. Yatmadan önce Duru’nun odasının kapısında durdum. Battaniyesine sarılmış, oyuncak ayısını kolunun altına sıkıştırmıştı. “Duru?” “Efendim?” “O adamı gerçekten birden fazla kez gördün mü?” Başını salladı. “Kaç kere?” “Çok.” “Peki ne yapıyor?” “Bilmiyorum. Ben tekrar odama gidiyorum.” “Elinde bir şey oluyor mu?” Bir süre düşündü. “Siyah bir şey taşıyor. Kutu gibi.” “Peki annen?” “Hiç bağırmıyor.” Sonra Duru, aslında beni durdurup düşünmeye zorlaması gereken ayrıntıyı bir kez daha söyledi. “Annem hep çok üzgün görünüyor.” Ama o noktada kıskançlığım, gerçekte ne olduğuna çoktan benim yerime karar vermişti. Beliz gece on biri biraz geçe yatağa geldi. Duştan yeni çıkmış gibi sabun kokuyordu ama üzerinde hastanelerdeki dezenfektan kokusunu andıran, adını koyamadığım başka bir koku daha vardı. Uyku hapımı içip içmediğimi sordu. “İçtim,” dedim. Banyoda musluğu özellikle açtım ama hapı lavaboya tükürüp cebime koydum. Sonra yatağa uzandım ve beklemeye başladım. Nefesimi ağırlaştırdım. Düzenli. İnandırıcı. Yanımda yatan Beliz’in nefesi de normal değildi. Fazla kontrollüydü. Fazla uyanık. Saat tam 01.13’te yatak odasının kapısı yavaşça açılmaya başladı. Vücudumdaki bütün kaslar gerildi. İçeri biri girdi. Bir adam. Kalbim göğüs kafesime çarpmaya başladı. Uzun boyluydu ve koyu renk kıyafetler giymişti. Bir elinde uzun, siyah bir çanta taşıyordu. Duru doğru söylüyordu. Adam kapıyı öylesine dikkatli kapattı ki kilit dili bile ses çıkarmadı. Sonra birkaç saniye olduğu yerde bekledi. Işığı açmadı. Tereddüt etmedi. Yatak odamızı biliyordu. Ya da buraya daha önce yeterince çok gelmişti. Ardından doğruca Beliz’in bulunduğu tarafa yürüdü. Öfke öylesine hızlı yükseldi ki kalp atışlarımı boğazımda hissediyordum. Beliz hiç hareket etmedi. Ama karanlığın içinde gözlerini daha sıkı kapattığını gördüm. Uyumuyordu. Adamın yapacağı şeye kendisini hazırlıyordu. Adam yatağın yanında durdu. Kimse konuşmadı. Sonra Beliz’e doğru eğildi. “Bir dakikadan fazla sürmez,” diye fısıldadı. Beliz küçücük bir hareketle başını salladı. Tam o anda içimdeki bütün öfke patlamak üzereydi. Yorganı üzerimden atıp adamın üzerine atılmak için kaslarımı gerdiğim sırada, adam siyah çantayı açtı. İçinden çıkardığı şeyi gördüğümde ise nefesim kesildi.Çantanın içinden bir silah, bir bıçak ya da aklımdan geçen herhangi bir şey çıkmadı. Adam, küçük bir tıbbi cihaz çıkardı. Ardından birkaç steril paket, ince bir hortum ve şeffaf bir ilaç şişesi. Ne olduğunu ilk anda anlayamadım. Ama yatağın yanında duran Beliz’in yüzünü gördüğümde, öfkemin arasına ilk kez başka bir duygu karıştı. Korku. Gerçek korku. Adam, çok alçak bir sesle konuştu. “Bu gece değerler biraz daha düşük. Ama paniğe gerek yok.” Beliz dudaklarını birbirine bastırdı. Ben ise hâlâ kıpırdamıyordum. Adamın elleri alışkın hareketlerle çalışıyordu. Sanki bunu daha önce defalarca yapmıştı. Beliz kolunu battaniyenin altından çıkardı. O anda üzerindeki uzun kollu bluzun neden hiç çıkmadığını anladım. Kolunun iç kısmı morluklarla doluydu. İğne izleri vardı. Bazıları yeni, bazıları solmaya başlamıştı. Göğsüm sıkıştı. Adam kolunu hafifçe sıvazladı. “Damar yine zor bulunacak.” Beliz gözlerini kapattı. “Bora uyanmasın yeter.” İşte o cümle beni yatağın içinden fırlattı. Bir anda doğruldum. “Ne oluyor burada?” Beliz çığlık attı. Adam refleksle geri çekildi. Elindeki küçük cihaz yere düştü. “Bora!” Beliz’in yüzü bir anda bembeyaz oldu. Adam hemen ellerini kaldırdı. “Lütfen sakin olun. Ben doktorum.” Yatağın kenarından kalktım. “Doktor mu?” Sesim öfkeden titriyordu. “Gece yarısı evime gizlice giren doktor mu?” Beliz ağlamaya başladı. “Bora, ne olur…” Adam cebinden kimliğini çıkarmaya çalıştı. Ben hâlâ saldırmaya hazır bir şekilde duruyordum. “Bir adım daha atma.” Adam durdu. “Ben Dr. Emre Dalgıç. Evde destek tedavisi uyguluyorum.” “Ne tedavisi?” O an odada birkaç saniyelik bir sessizlik oldu.