Cenazeden sonra herkes vasiyeti dinlemek için babaannemin evine gitti. Ailemi bildiğim için eşyalarımı önceden toplamıştım. Evinde kalmama izin vermeyeceklerini biliyordum. Avukatın gelmesini beklerken kimse tek kelime etmedi, sadece birbirlerine soğuk ve düşmanca bakışlar fırlattılar. Sonra muhtemelen sıkılan Handan Teyzem bana döndü. “Merve, hatırlat bakayım, sen ne doktoruydun?” diye sordu. “Ben hemşireyim,” dedim. “Hemşire mi?” diye şaşkınlıkla tekrarladı Jak dayım (Cenk Dayım). “O işten para kazanamazsın. Bak, Mert’in kendi araba şirketi var, Pelin’in ise birkaç tane güzellik salonu var,” diyerek burunları havada oturan kuzenlerimi işaret etti. “Ben insanlara yardım ediyorum. Bu bana yetiyor,” dedim. “Onu benim doğurduğuma inanamıyorum,” diye mırıldandı annem. Onunla yılda tam üç kez konuşurdum: Benim doğum günümde, onun doğum gününde ve bayramlarda; o da hep telefonla. Aniden kapı çaldı. Kimsenin bakmayacağını anlayınca kapıyı kendim açtım. Karşımda babaannemin vasiyet işlerine bakan Avukat Ahmet Bey duruyordu. Onu, tüm ailenin sessizlik içinde oturduğu salona buyur ettim. Ahmet Bey salonun girişinde durdu ve oturma teklifimi nazikçe geri çevirdi. “Vaktinizi çok almayacağım,” dedi sakince. “Konuşulacak pek bir şey yok.” “Nasıl yani, konuşulacak pek bir şey yok? Ya vasiyet?” diye sordu annem, bariz bir şekilde sinirlenerek. Cenk Dayım sabırsızca, “Birilerine bir şeyler bırakmış olmalı,” dedi. Ahmet Bey kuru bir sesle, “Anlaşılan Leman Hanım öyle düşünmemiş,” diye yanıtladı. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu Handan Teyzem. Ahmet Bey donuk bir sesle, “Hiçbiriniz Leman Hanım’dan herhangi bir miras almayacaksınız,” dedi. Oda öfkeli mırıltılarla doldu. “Bu nasıl mümkün olabilir?! Biz onun ailesiyiz! O zaman para ve ev kime kalacak?!” diye bağırdı annem. Ahmet Bey, “Korkarım bu bilgiyi sizinle paylaşamam,” dedi. “Şimdi hepinizden evi terk etmenizi rica etmek zorundayım.” Ama kimse yerinden kıpırdamadı. “O yaşlı cadı!” diye bağırdı Cenk Dayım. “Annemizin bizi umursamadığını biliyordum ama öldükten sonra bir kuruş bile mi yok?!” “Öyle söyleme,” dedim hemen. “Babaannem bizi önemsiyordu. Herkes için endişeleniyordu, sadece bunu kendi yöntemiyle gösteriyordu.” “Tabii, tabii,” diye mırıldandı annem. “Yaşarken cadıydı, hâlâ da öyle.” O sırada Karabaş yüksek sesle havladı. “Ha, sahi, şu köpeği ne yapacağız?” diye sordu Handan Teyzem. Annem soğuk bir sesle, “Uyutun gitsin,” dedi. “Bence de,” dedi Cenk Dayım. “Zaten dünya kadar yaşlandı.” “Onu uyutamazsınız!” diye bağırdım. “Peki ne yapmamız gerekiyor? Sokağa atmaktan iyidir,” dedi annem. “Babaannem Karabaş’ı çok severdi. Birinin onu alması lazım,” dedim. Oda acı bir kahkahayla doldu. “Eğer onu istiyorsan, sen al,” dedi annem. “O kadın bizi umursamadı. Köpeğini neden umursayalım?” “Onu alamam, kaldığım yer evcil hayvana izin vermiyor,” dedim sessizce. Cenk Dayım kesin bir dille, “O zaman karar verildi, uyutulacak,” dedi.