Babam Beni Yol Kenarında Terk Etti

Hastalandığım gecelerde başucumdaydı. On sekizinci yaş günümde, “Benim oğlumsun,” diyerek pasta hazırlamıştı. Geçmişimi anlatmaya zorlamamıştı. Beni yeniden incinmiş görmek istemiyordu.Mektubu bitirince gözlüğünü çıkardı. “Git,” dedi. “Ama annenin özrünü kabul etmek zorunda olduğunu düşünme. Kardeşini görmek istiyorsan gör. Yalnız geçmişi düzeltmek için kendini yeniden incitmelerine izin verme.” Ertesi sabah Umut'u aradım. “Abi...” dedi. Ardından uzun bir sessizlik oldu. “Bana neden daha önce ulaşmadın?” diye sordum. “Dokuz yaşındaydım. Babam senin bizi terk ettiğini söyledi. Büyüyünce araştırdım. Geçen yıl babamın çekmecesinde senden gelen bir mektup buldum. Üzerindeki gönderici adresinden Tomris Hanım’a ulaştım. Ama aramaya cesaret edemedim.” “Şimdi neden cesaret ettin?”“Çünkü düğünümde abimin boş sandalyesine bakmak istemiyorum.” Birkaç saniye konuşamadım. Sonunda ona evrakları imzalamamasını söyledim. Akşam, avukat bir arkadaşımla birlikte kasabaya geleceğimi belirttim. Yirmi yıl sonra döndüğüm yerde her şey küçülmüştü. Çocukluğumun kocaman meydanı, üç dükkânla küçük bir çay bahçesinden ibaretti. Yalnız köy yolu aynıydı.Viraja yaklaşırken kalbim hızlandı. Yirmi yıl boyunca rüyamda o noktaya geri dönmüş, bu kez babama koşup beni neden istemediğini sormuştum. Şimdi cevabı biliyordum ama yolun görüntüsü yine de boğazımı düğümledi. Ercan sessizce önümdeki su şişesini uzattı. “Buradan devam etmek zorunda değilsin,” dedi. “Hayır,” dedim, “bu kez kendi isteğimle gidiyorum.” Arabayı babamın beni bıraktığı virajda durdurdum. O gün eşyalarımı toplayıp jandarmayı arayan sürücünün yüzünü hatırladım. Adını bile öğrenememiştim. Yabancı biri durmuş, kendi babam gitmişti.Telefonum çaldı. Umut'tu. “Abi, babam senin geleceğini öğrenmiş. Evde bağırıp duruyor. Annemin telefonunu da aldı.”“Sen neredesin?” “Eski zeytinlikte. Beni burada bul.” Gittiğimde Umut, kuru taş duvarın üzerinde oturuyordu. Otuzuna yaklaşmış, babamın yüz hatlarını almıştı. Beni görünce ayağa kalktı ama yaklaşmaya çekindi. İlk adımı ben attım. Sarılınca ikimiz de ağladık. “Arka camdan sana baktığım anı hatırlıyorum,” dedi. “Arabayı durdurmasını istemiştim. Babam bağırınca sustum. Kendimi hep suçladım.” “Sen çocuktun Umut. Direksiyonda sen yoktun.”Cebinden küçük bir kutu çıkardı. İçinde dedemin çatlak cep saati vardı. “Babam bunu çöpe atacaktı. Sakladım. Bir gün sana vereceğimi biliyordum.”Saatin arkasındaki çiziklere dokundum. Kaybettiğimi sandığım çocukluğumun küçük bir parçası geri gelmişti. O sırada toprak yolda bir araç belirdi. Şevket indi. Saçları beyazlamış, omuzları çökmüştü. Ama gözlerindeki buyurganlık değişmemişti. “Demek geldin,” dedi. “Yirmi yıl sonra para kokusunu aldın.” Umut öne çıktı. “Yeter baba. Kerem'i ben çağırdım.” Şevket alayla güldü.“Senin aklını da çelmiş. O zeytinlik çoktan satıldı.” Yanımdaki avukat arkadaşım Ercan dosyasını açtı. “Tapu kayıtlarına baktık. Satışla ilgili ciddi usulsüzlük şüphesi var. Ayrıca Umut Bey'e imzalatılmak istenen belgeler, anlatıldığı gibi sıradan düğün masrafı evrakları değil. Bunlar taşınmaz üzerine teminat kurulmasına ilişkin belgeler.”Babamın yüzü gerildi. “Ben oğullarım için çalıştım!” diye bağırdı. “Ben de tam bunu sormaya geldim,” dedim. “Oğlun için çalışan bir baba, onu on üç yaşında yol kenarında neden bırakır?” Bir an sessizlik oldu. “Sen her şeyi karıştıracaktın,” dedi sonunda. “O defteri bulmasaydın hiçbir şey olmayacaktı.” “Peki sonra?” diye sordum. “Jandarma beni bulduğunda peşimden neden gelmedin? Bir kere olsun iyi olup olmadığımı neden sormadın?”Şevket'in çenesi kasıldı. “Oğlum dediğin babasının sözünü dinler.” “Hayır,” dedim. “Oğlun dediğin bir insan, malın değil. Üstelik on üç yaşında bir çocuktu. Ben senden para değil, eve dönebileceğim bir kapı istedim.” İşte yirmi yıldır aradığım cevap buydu. Beni yanlış anladığı için değil, kendisinin yaptığını saklamak için terk etmişti. “Ben sadece çocuktum,” dedim. İlk kez bakışlarını kaçırdı. Tam o sırada annem, bahçe kapısından içeri girdi. Yorgun görünüyordu. Bir elinde eski bir teneke kutu taşıyordu.“Artık yeter Şevket,” dedi. Kutuyu açtı. İçinden üzerlerinde benim çocuk el yazım bulunan zarflar çıktı. Tomris'in evinde yaşadığım ilk yıllarda anneme ve Umut'a yazdığım mektuplardı. Bazılarının üzerinde postadan dönüş damgaları vardı; bazılarıysa hiç gönderilmemişti. Bir zarfı elime aldım.“Anne, doğum günümde beni arar mısın? Sesini unutmaya başladım.” On dört yaşındaki ben yazmıştım bunu. Annem yere çöktü.“Bana hiç göstermedi,” diye ağladı. “Ama bu, benim seni aramamış olmamı affettirmiyor. Biliyorum.” Babam kutuya uzandı. Umut önüne geçti. “Bir daha kimsenin mektubunu, parasını, hayatını saklayamayacaksın.” O gün avukatımızla resmi başvurular için hazırlıklara başladık. Umut hiçbir belge imzalamadı. Annem elindeki kayıtları teslim etmeyi kabul etti. Hukuki sürecin ne kadar süreceğini bilmiyorduk. Ama artık hiçbirimiz susmayacaktık. Şevket giderken arkasından koşmadım. Bir özür beklemiyordum. Çünkü bazen insanı özgür bırakan şey, karşısındakinin pişmanlığı değil, kendi gerçeğini öğrenmesiydi. Ertesi gün Umut'un düğününe gittim.Salona Tomris'le birlikte girdim. Gelin Aslı bizi kapıda karşıladı. Umut elimi bırakmadan annemin oturduğu masaya götürdü. Annem ayağa kalktı, sarılmak için izin ister gibi bekledi.Ona sarılmadım. Ama yanına oturdum. “Konuşacak çok şeyimiz var,” dedim. “Hepsini bir günde çözemeyiz.” “Beklerim,” dedi. “Bu kez ne kadar gerekirse.” O da yıllarca korku içinde yaşamıştı. Ama korkması, yaptığı seçimi doğru kılmıyordu. Affetmekle yeniden güvenmek arasındaki yolu yürümeye hazır olup olmadığımı henüz bilmiyordum. Başını salladı. Gözlerinden sessizce yaşlar aktı. Nikâhtan önce Umut mikrofonu aldı. “Bugün burada iki aile birleşiyor,” dedi. “Ama ben önce yıllardır eksik olan bir parçayı yerine koymak istiyorum.” Beni yanına çağırdı.“Çocukken abimi kaybettim. Meğer kaybolan o değilmiş. Biz ona giden yolu kapatmışız.”Salonda alkış yükseldiğinde Tomris'in ağladığını gördüm. Bu kez gözyaşlarım utançtan değil, sevincimdendi. Gece sonunda Umut dedemin saatini avucuma bıraktı. Saat çalışmıyordu. Yine de saklayacaktım. Çünkü durmuş olması, zamanın yeniden başlayamayacağı anlamına gelmiyordu. Yirmi yıl önce bir köy yolunda, arkamdan uzaklaşan arabaya bakarak ailemi kaybettiğimi sanmıştım. Oysa o gün beni bulan insanların sevgisiyle başka bir aile kurmuş, bugün de kardeşime yeniden kavuşmuştum. Artık biliyordum: Aile, seni terk etmeye hakkı olduğunu sananlar değil; en zor gününde yanında kalmayı seçenlerdi.