Benden Otuz Yaş Küçük Kocam

O an ilk kez korktuğunu gördüm. Çünkü beni hâlâ yarı uyur, halsiz, yönlendirilebilir sanıyordu. Ben merdivenlerden yavaşça indim. Elimde üç gecedir sakladığım numune şişeleri vardı. “Ben gayet iyiyim,” dedim. Aras hemen bana doğru geldi. “Bebeğim, sen anlamıyorsun. Bunlar seni doldurmuş…” Geri çekildim. “Bana bebeğim deme.” Evde kısa sürede arama yapıldı. Kahverengi şişeler bulundu. Çalışma odasındaki dosyalar alındı. Bilgisayarındaki yazışmalar çıkarıldı. Aras’ın ikinci hayatı da aynı gece ortaya çıktı. Kadının adı Melis’ti. Aras onunla yıllardır birlikteydi. Çocukları vardı. Kadına beni “hasta, yaşlı, yakında ölecek” diye anlatmıştı. Ona Ayvalık’ta ev alacağına söz vermişti. Benim paralarımla. Ama işin en acı tarafı bu değildi. En acı tarafı, Aras’ın daha önce de benzer biçimde yaşlı ve yalnız kadınlarla yakınlık kurduğu ortaya çıktı. Hiçbiri benim kadar varlıklı değildi. Ama hepsinden küçük küçük para almış, sonra kaybolmuştu. Ben onun en büyük hedefiydim. Altı yıllık planı. En sabırlı avı. O gece Aras gözaltına alındı. Kapıdan çıkarılırken bana baktı. Yüzünde hâlâ son bir rol kırıntısı vardı. “Leyla,” dedi, “ben seni gerçekten sevdim.” Bu cümleye neredeyse gülecektim. Ama gülmedim. “Hayır,” dedim. “Sen benim yalnızlığımı sevdin. Çünkü sana kapı açtı.” Bir şey söyleyemedi. Polis arabasına bindirilirken altı yıl boyunca bana dokunan ellerine baktım. O eller yemek yapmıştı. Saçımı okşamıştı. Bana bardak uzatmıştı. Ve aynı eller beni yavaş yavaş yok etmeye çalışmıştı. Sonraki aylar kolay geçmedi. Vücudumdan o maddenin etkisinin tamamen çıkması zaman aldı. Sabahları hâlâ başım ağır kalkıyordu. Bazen bir kelimeyi hatırlayamayınca paniğe kapılıyordum. “Acaba gerçekten zihnim zayıflıyor mu?” diye korkuyordum. Doktorum sabırla anlattı: “Hayır Leyla Hanım. Bedeniniz iyileşiyor. Zihniniz de iyileşecek.” Ama asıl iyileşmesi gereken şey bedenim değildi. Kendime duyduğum güvendi. Ben yıllarca öğrencilerime şunu öğretmiştim: “Bir metni okurken satır aralarını da görün.” Ama kendi hayatımda satır aralarını görmekte geç kalmıştım. Aras’ın davası aylar sürdü. Laboratuvar raporları, numuneler, banka yazışmaları, sahte sağlık başvuruları, ikinci hayatına dair kayıtlar mahkemeye sunuldu. Melis de ifade verdi. Onun da birçok yalanla kandırıldığı ortaya çıktı. En azından ben öyle düşünmek istedim. Çünkü içimde artık başka bir kadına düşman olacak yer kalmamıştı. Mahkemede Aras’ın avukatı beni “duygusal, yaşlı, kıskanç” göstermeye çalıştı. Bir an eski Leyla olsam susardım belki. Ama kürsüde doğruldum. “Hâkim Bey,” dedim, “ben yaşlı değilim. Ben elli dokuz yaşındayım. Duygusalım, evet. Çünkü sevdim. Ama aptal değilim. Bu dava benim kırık kalbimin davası değil. Bana altı yıl boyunca verilen maddelerin, sahte evrakların, mal varlığıma yönelik planın davasıdır.” Salonda bir sessizlik oldu. Sonra hâkim başını salladı. İlk kez biri beni “kandırılmış zavallı kadın” gibi değil, kendi hayatının tanığı olarak dinledi. Aras ceza aldı. Ama benim için asıl ceza, o gün onun yüzüne bakıp artık hiçbir şey hissetmediğimi fark etmekti. Ne aşk. Ne nefret. Sadece yorgun bir kapanış. Kadıköy’deki evi sattım mı? Hayır. O ev benimdi. Orhan’ın anıları, kitaplarım, öğrencilerimin yıllar önce verdiği küçük notlar, pencereden görünen erguvan ağacı… Hepsi benimdi. Ama bir şeyi değiştirdim. Aras’ın kullandığı mutfağı baştan yaptırdım. Bardakları attım. Dolapları değiştirdim. Tezgâhın üstüne küçük bir fesleğen koydum. Ve her gece yatmadan önce kendi suyumu kendim aldım. İlk zamanlar bu basit hareket bile gözlerimi dolduruyordu. Bir bardak su. İnsan bazen en çok, zehir karıştırılan yerden tekrar hayata dönmeyi öğreniyor. Ayvalık’taki yazlığa uzun süre gidemedim. Sonra bir sabah kalktım ve gittim. Deniz kıyısında oturdum. Orhan’ın yıllar önce sevdiği o eski sandalyeyi verandaya çıkardım. Rüzgâr yüzüme vurdu. İlk kez yıllar sonra kimsenin beni ne kadar uyuyacağımı, ne içeceğimi, ne imzalayacağımı düşünmeden nefes aldım. Ece bir hafta sonu beni ziyarete geldi. Artık savcı değildi o gün. Eski öğrencimdi. Bana sarıldı. “Öğretmenim,” dedi, “siz bize hep güçlü olmayı öğrettiniz.” Gülümsedim. “Güçlü olmak bazen yardım istemeyi bilmekmiş Ece. Onu biraz geç öğrendim.” Bahçede çay içerken bana bir dosya uzattı. “Yalnız yaşayan kadınların mal varlığı ve sağlık kararları konusunda ücretsiz hukuki destek veren bir dernek var. Sizin hikâyenizi duyunca konuşma yapmanızı istiyorlar.” İlk başta kabul etmedim. Utandım. Sonra düşündüm. Ben utandıkça, Aras gibiler başka kadınların kapısına sevgiyle girecekti. Kabul ettim. İlk konuşmamda sesim titredi. Karşımda benim yaşımda, benden genç, benden yaşlı kadınlar vardı. Kimisi dul, kimisi boşanmış, kimisi çocukları tarafından yalnız bırakılmış. Onlara şunu söyledim: “Sevilmek istemek ayıp değil. Yalnızlıktan korkmak ayıp değil. Birinin elinizi tutmasına inanmak ayıp değil. Ayıp olan, bir insanın o ihtiyacını tuzak olarak kullanmasıdır.” Salonda birçok kadın ağladı. Ben de ağladım. Ama o gün gözyaşlarım beni küçültmedi. Temizledi. Şimdi altmış yaşındayım. Doğum günümde büyük bir kutlama yapmadım. Yakın birkaç arkadaşımı çağırdım. Eski öğrencilerimden gelen mesajları okudum. Kendime küçük bir pasta aldım. Üzerindeki mumu üflerken tek bir dilek tuttum: “Bir daha kendi iç sesimi susturmayayım.” Çünkü o gece beni kurtaran doktor değildi önce. Savcı da değildi. Laboratuvar da değildi. Beni ilk kurtaran şey, koridorda yürümemi söyleyen o küçük iç sesti. Ben onu yıllarca yalnızlık sanmıştım. Meğer sezgiymiş. Şimdi her gece yatağıma giderken komodinin üzerinde kendi doldurduğum bir bardak su duruyor. İçinde bal yok. Papatya yok. Kimsenin “bitir bebeğim” diyen sesi yok. Sadece su. Berrak. Sade. Benim elimden. Ve artık biliyorum: Bazen insanı en çok korkutan şey zehir değildir. Zehri sevgi sanacak kadar susamış olmaktır. Ama bir kez gerçeği gördüğünde… Bir kez o bardağı elinden bırakıp kendi hayatının kapısını açtığında… Hiçbir tatlı söz, seni yeniden aynı karanlığa döndüremez.