Beni evimden kovan kişi kocam değildi

Beni evimden kovan kişi kocam değildi. Kaynanamdı. Ve o gece, misafirlerimin önünde masaya koyduğum tek bir tencere çorba, evliliğimin tabutuna çakılan son çivi oldu. İnsanlar bir yuvanın sessizce dağıldığını sanır. Hayır. Bir yuva önce mutfakta ölür. Sonra sofrada. En son da insanların gözlerinin içine baka baka söylenen birkaç cümlede… Benim adım Zeynep. Yirmi dört yaşındayım. Kadıköy’de küçük bir yayınevinde moda editörü olarak çalışıyorum. Hayatım boyunca düzeni, sadeliği ve kendi kararlarımı sevdim. Küçük bir ev, temiz bir mutfak, birkaç saksı bitkisi ve sevdiğim adam… Bana göre mutluluk buydu. Onur’la evlenirken herkes bana aynı şeyi söylemişti. “Çok şanslısın.” “Onur efendi çocuktur.” “Annesine çok düşkündür ama evlenince her şey değişir.” Değişti. Sadece beklediğim gibi değil. İlk aylarımız gerçekten güzeldi. Sabah kahvelerimizi balkonda içiyor, akşam birlikte yemek yapıyor, hafta sonları Moda sahilinde yürüyorduk. Küçük evimiz dar olabilirdi. Ama bizimdi. En azından ben öyle sanıyordum. Her şey bir telefonla başladı. Fatma Hanım aradı. “Bir ay sizde kalacağım.” Bu bir rica değildi. Karardı. Onur telefonu kapattığında bana sadece gülümsedi. “Annem biraz dinlensin istiyor.” “Bir ay uzun değil mi?” “İdare ederiz.” İdare edemedik. Kaynanam eve ilk adımını attığı gün valizinden önce fikirlerini çıkardı. Kapıyı açar açmaz burnunu buruşturdu. “Bu evde yemek kokusu yok.” Ben bunu iltifat sandım. Meğer hakaretmiş. İlk sabah buzdolabını açtı. Diyet yoğurtlarım… Şekersiz soslarım… Zeytinyağlı salata soslarım… Hepsi çöpteydi. Yerlerine iri cam kavanozlarda koyun yağı dizilmişti. Mutfağa girdiğimde donup kaldım. “Fatma Anne… Bunlar ne?” “Bunlar gerçek yemek yapan kadınların kullandığı şeyler.” “Ama benim ürünlerim?” “Onlar yiyecek değil.” Onur gazeteye bakıyordu. Başını bile kaldırmadı. “Annem iyiliğinizi düşünüyor.” İlk kez o gün içimde küçük bir şey kırıldı. Sonra yatak odamı değiştirdi. Ben işteyken dolapların yerini değiştirmiş. Çarşafları değiştirmiş. Parfümlerimi kaldırmış. Kitaplarımı kolilere koymuş. Yatağımızın başucuna kendi getirdiği büyük bir aile fotoğrafı asmıştı. Fotoğrafın tam ortasında Onur çocuktu. Fatma Hanım onu omzundan sarılıyordu. Ben ise o evde yaşayan biri olmama rağmen fotoğrafta yoktum. “Niye odamı değiştirdiniz?” “Burası artık aile evi.” “Ama bu bizim odamız.” “Oğlumun odası.” O cümleyi unutamadım. Oğlumun odası. Sanki ben kiracıydım. Her gün yeni bir sınavdı. Çayı yanlış demliyordum. Mercimeği yanlış haşlıyordum. Ekmek yanlış kesiliyordu. Çamaşırlar yanlış katlanıyordu. Ben yanlış nefes alıyordum sanki. Ne yapsam eksikti. Bir akşam bilgisayarımın başında çalışırken arkamda durdu. “Kadın dediğin ekranın başında yaşlanmaz.” Duymazdan geldim. “Kadın dediğin kocasını bekler.” Yine sustum. “Kadın dediğin evini kokutur.” İlk kez döndüm. “Ben de çalışıyorum.” Yüzüme baktı. Soğuk. İfadesiz. “Çalışıyorsun diye kadınlıktan çıkamazsın.” Onur salondaydı. Her şeyi duydu. Tek söylediği şuydu. “Anne, boş ver.” Boş ver. Onun bütün çözümü buydu. Biri beni kırardı. O… Boş ver derdi. Annesi bana bağırırdı. O… Boş ver derdi. Ben ağlardım. O… Boş ver derdi. Bir süre sonra ben de sustum. Çünkü evimde konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini öğrendim. Sonra hayatımın en önemli akşamı yaklaştı. Yayınevinin genel müdürü ilk kez evimize gelecekti. Editör arkadaşlarım da gelecekti. Bu benim için sıradan bir yemek değildi. Yeni terfi ihtimali konuşuluyordu. İnsanlar sadece işimi değil… Nasıl bir ev sahibi olduğumu da görecekti. Her şeyi haftalar öncesinden planladım. Menüyü defalarca değiştirdim. Fırında sebzeler. Izgara somon. Ev yapımı ekşi mayalı ekmek. Limonlu hafif bir çorba. Tatlı olarak portakallı panna cotta. Her şey hafifti. Her şey dengeliydi. Tam benim tarzım. Fatma Hanım menüyü görünce güldü. “Kuşlar bile doymuyor böyle yemeklerle.” Cevap vermedim. “Oğluma bunu mu yediriyorsun?” Sustum. “Yazık.” Onur yine araya girdi. “Anne…” Sonra bana döndü.