“Al şu veledini de cehennemin dibine git,” diye tısladı kocam, sabah saat 10:00’daki boşanma duruşmamızın ortasında yedi yaşındaki oğluma doğru. “Karar kesinleşti. Her şey benim oluyor,” diyerek sırıttı avukatı. Ağlamadım. İtiraz etmedim. Sadece hâkime mühürlü, siyah bir dosya uzattım. Oda nefes kesici bir sessizliğe büründü. Hâkim gizlenen finansal kayıtları yüksek sesle okumaya başladığında, eski kocamın küstah yüzündeki tüm renk çekildi… Saat 10:03’te, kocam yedi yaşındaki oğluma cehennemin dibine gitmesini söyledi. Saat 10:17 olduğunda ise, o mahkeme salonundaki herkes neden tek bir gözyaşı bile dökmediğimi anlamıştı. “Al şu veledini de cehennemin dibine git,” diye fısıldadı Demir masanın öbür ucundan; sesi özel bir konuşmaymış süsü verecek kadar alçak, ama her kulağın duyabileceği kadar keskindi. “Karar kesinleşti. Her şey benim oluyor.” Oğlum Umut, yanımda küçük lacivert ceketiyle oturuyordu; parmakları paltomun koluna dolanmıştı. Yüzü hiç kımıldamadı ama nefes alışverişi değişti; çok sığ, çok dikkatli. Çocukların, yetişkinler tehlikeli hâle geldiğinde öğrendiği türden bir nefes alış. Elimi elinin üzerine koydum. Demir’in avukatı Metin Bey, alışılmış bir özgüvenle ayağa kalktı. “Sayın Hâkim, müvekkilim tüm finansal dökümleri eksiksiz sunmuştur. Söz konusu mal varlıkları, evlilik öncesinde ve sırasında kurduğu tıbbi yatırım grubu aracılığıyla edinilmiştir. Leyla Hanım’ın bu sürece anlamlı hiçbir katkısı olmamıştır.” Demir gülümsedi. Onun arkasında oturan Pelin bacak bacak üstüne attı. Pelin; eski en yakın arkadaşım. Mutfak yerinde benimle şarap içip oğluma yeğeniymiş gibi seslenen Pelin. Şimdi ise Demir’in elini omzunda bir zafer kupası gibi taşıyan Pelin. Hâkim Hanım yorgun görünüyordu. Boşanma mahkemelerinin, odadaki tüm oksijeni emip bitiren bir havası vardı. “Leyla Hanım, avukatınız geçen hafta çekildi. Duruşmanın ertelenmesini talep edebileceğinizin farkındasınızdır.” “Hayır, Sayın Hâkim,” dedim. Demir hafifçe güldü. “Hâlâ güçlü görünmeye çalışıyor.” Metin Bey tekrar hâkime döndü. “Leyla Hanım bu süreci asılsız iddialarla defalarca uzattı. Gizli hesaplar. Dolandırıcılık. Baskı. Hiçbiri kanıtlanamadı.” Çünkü Demir doğru kişilere ödeme yapmıştı. Çünkü ben uyurken Pelin dizüstü bilgisayarımı çalmıştı. Çünkü Metin Bey, mahkeme celplerini itirazların ve pahalı evrak yığınlarının altına gömmüştü. Çünkü herkes, ucuz siyah elbisesi içindeki sessiz bir annenin çoktan yenildiğini varsaymıştı. Altı ay önce Demir, fırtınalı bir gecede beni evin dışına kilitlemiş ve bahçe kapısının ardından Umut’a, “Annene sor bakalım, neden her şeyini kaybetmiş?” demişti. Sonra da vaktiyle kurmaması için onu uyardığım paravan bir şirket adına kayıtlı olan arabayla basıp gitmişti. İşte hatası buydu. Benim öfkeli olduğumu sanıyordu. Oysa ben çalışıyordum. Evlenmeden ve anne olmadan önce, yıllarca mali suçlar davalarında adli muhasebeci olarak çalışmıştım. Demir gibi adamların parayı nasıl sakladığını iyi bilirdim. Daha da önemlisi, kibirli adamların kimsenin izlemediğine inandıklarında nasıl açık verdiklerini biliyordum. Hâkim Hanım kalemini kaldırdı. “Eklenecek başka bir şey yoksa—” “Var,” dedim. Demir’in başı hızla bana doğru döndü. Çantamın içine uzandım ve mühürlü, siyah bir dosya çıkardım. Metin Bey kaskatı kesildi. “Sayın Hâkim, bu usule aykırıdır.” Kürsüye doğru yürüdüm. “Hayır,” dedim sakince. “Usule aykırı olan; aile varlıklarını çalmak, beyanları tahrif etmek, bilirkişiye rüşvet vermek, bir tanığı tehdit etmek ve klinik kârlarını nişanlınızın yardım derneği üzerinden aklamaktır.”