DEDEMLE ÇEKTİRDİĞİM BU FOTOĞRAF

“Peki kim yaptı?” Annem sandalyeye çöktü. “Annem.” Anneannem yıllar önce ölmüştü. Onu hep sakin, fedakâr, ailesi için her şeyi yapan bir kadın olarak tanımıştım. Annem titrek bir sesle devam etti. “Aylin’in varlığını öğrendiğinde deliye döndü. Babamla yeniden birlikte olmaya çalışıyordu. Aylin’in ortaya çıkması onun için utançtı.” Dedem elleriyle yüzünü kapattı. “Bana Nurten’in başka bir adamla şehirden ayrıldığını söyledi.” Annem başını salladı. “Nurten gerçekten ayrıldı ama isteyerek değil.” “Ne demek bu?” “Anne onu tehdit etti. Aylin’i bir daha babama göstermemesi için para teklif etti. Kabul etmeyince de…” Durdu. “Ne yaptı?” “Polise gidip Nurten’in çocuğa kötü baktığını söyledi. Sahte tanıklar buldu. Bir süre sonra sosyal hizmetler devreye girdi.” Dedem şaşkınlıkla anneme bakıyordu. “Sen bunları biliyor muydun?” “Sonradan öğrendim.” “Ve bana söylemedin.” Annem ağlamaya başladı. “Çünkü annem, söylersen seni de kaybederiz dedi.” Dedem başını çevirdi. O an sanki otuz beş yıl birden yaşlanmıştı. Ben ise hâlâ en önemli sorunun cevabını alamamıştım. “Peki Aylin nerede?” Telefonum yeniden titredi. Figen bu kez bir konum göndermişti. Altında tek cümle vardı. Gerçeği gerçekten öğrenmek istiyorsan bugün saat beşte buraya gel. Rauf da gelsin. Konum, dedemin evine yaklaşık kırk dakika uzaklıkta küçük bir kasabadaydı. Annem hemen karşı çıktı. “Gitmeyeceksiniz.” “Ben gidiyorum.” “Derya!” “Bunca yıl herkes benim neyi bilmemem gerektiğine karar vermiş. Bu kez kararı ben vereceğim.” Dedem ayağa kalktı. “Ben de geliyorum.” Saat beşe doğru üçümüz de arabaya bindik. Annem gelmeyeceğini söylemişti ama son anda arka koltuğa oturdu. Kimse yol boyunca konuşmadı. Gönderilen konum bizi eski, iki katlı bir eve götürdü. Kapının önünde yaklaşık altmış yaşlarında bir kadın bekliyordu. Onu Facebook profil fotoğrafından tanıdım. Figen’di. Bizi görünce gözleri doğrudan dedeme gitti. “Çok yaşlandın, Rauf.” Dedem boğuk bir sesle, “Sen de.” dedi. Figen bizi içeri aldı. Salonda duvar boyunca eski fotoğraflar vardı. Dedem bir tanesinin önünde durdu. Fotoğrafta yetişkin bir kadın görünüyordu. Yüz hatları ona inanılmaz derecede benziyordu. “Aylin…” Figen başını salladı. “Evet.” “Yaşıyor mu?” Figen birkaç saniye sustu. “Üç yıl öncesine kadar.” Dedemin omuzları düştü. “Öldü mü?” “Kanser.” Dedem koltuğa oturdu. Gözlerinden yaş aktığını gördüm. Hayatım boyunca ilk kez ağladığını görüyordum. “Beni neden bulmadı?” Figen ona uzun uzun baktı. “Buldu.” Dedem başını kaldırdı. “Ne?” Figen bir çekmece açıp içinden kalın bir zarf çıkardı. “1998’de sana mektup yazdı.” Sonra bir tane daha çıkardı. “2004’te bir tane daha.” Üçüncüsünü koydu. “2012’de de.” Dedemin elleri titriyordu. “Ben bunların hiçbirini almadım.” Figen’in gözleri anneme döndü. Ben de baktım. Annem ağlıyordu. “Anne…” “Ben…” “Sen mi aldın?” Başını öne eğdi. “İlk mektubu ben buldum.” “Diğerleri?” “Annem aldı. Sonra öldüğünde eşyalarının arasında buldum.” “Ve babana vermedin.” Annem hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Korktum!” Dedem ayağa kalktı. “Korktun diye kızımın hayatını benden sakladın!” “Ben de çocuktum!” “2012’de çocuk değildin!” Bu cümleden sonra oda sessizliğe gömüldü. Annemin söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Figen bu kez bana döndü. “Asıl sana göstermek istediğim şey bu değildi.” İçim buz kesti. Dolabın üzerinden küçük bir fotoğraf albümü aldı. Sayfaları çevirdi. Bir fotoğrafın önünde durdu. Fotoğrafta Aylin vardı. Yanında ise küçük bir kız çocuğu. Benim yaşlarımdayken çekilmiş olmalıydı. “Bu kim?” Figen bana baktı. “Aylin’in kızı.” Ardından yavaşça söyledi: “Adı İrem.” Bir sonraki fotoğrafa geçti. İrem büyümüştü. Ve yüzüne baktığım anda kalbim sıkıştı. Çünkü bana inanılmaz derecede benziyordu. “Benim kuzenim mi?” “Evet.” “Şimdi nerede?” Figen gülümsedi. “Bu evde.” Üst kattan ayak sesleri geldi. Merdivenlerden otuzlu yaşlarında bir kadın indi. Onu gördüğüm anda sanki aynada biraz farklı bir versiyonuma bakıyormuşum gibi hissettim. Aynı gözler. Aynı kaş çizgisi. Aynı gülümseme. Dedem nefesini tuttu. İrem merdivenin son basamağında durdu. “Merhaba dede.” Rauf dedem ağlamaya başladı. İrem yavaşça yanına yürüdü. Dedem elini uzattı ama dokunmaya cesaret edemedi. “Benden nefret ediyor musun?” İrem başını salladı. “Annem senden hiç nefret etmedi.” “Ben onu terk etmedim.” “Biliyorum.” “Keşke bilseydim.” İrem’in gözleri doldu. “Annem ölmeden önce bana bir şey söyledi. ‘İnsanların yaptığı en büyük hata, geçmişi değiştirebileceklerini sanmalarıdır. Değiştiremezsin. Ama geçmişin geleceğini zehirlemesine izin vermeyebilirsin.’” O gün eve dönerken kimse konuşmadı. Annemle aramızdaki ilişki bir gecede düzelmedi. Dedem de onu hemen affetmedi. Ben de affetmedim. Çünkü bazı gerçekler öğrenildiği anda her şeyi iyileştirmez. Önce kırar. Sonra insanın önüne iki seçenek bırakır. Ya o kırık parçaların üzerinde yaşamaya devam edersin… Ya da onlardan yeni bir şey kurarsın. Sonraki aylarda dedem İrem’le düzenli olarak görüşmeye başladı. Birlikte Aylin’in mezarına gittiler. Dedem mezarın başında saatlerce oturdu. Ne söylediğini bilmiyorum. Hiç sormadım. Annem ise yıllar sonra ilk kez Figen’den özür diledi. Figen onu hemen affetmedi. Sadece, “Affetmek unutmak değildir. Ama aynı acıyı gelecek nesillere bırakmamayı seçmektir.” dedi. Aylar sonra hep birlikte dedemin evinde yeniden toplandık. Bu kez masada ben, annem, dedem, İrem ve Figen vardık. Yemekten sonra telefonumu çıkardım. Dedem beni görünce hafifçe gülümsedi. “Yine mi fotoğraf?” “Evet.” İrem yanıma geldi. Annem tereddüt etti ama sonunda o da kadraja girdi. Figen fotoğrafı çekti. Paylaşmadan önce uzun süre ekrana baktım. Aylar önce aynı mutfakta çektiğim tek bir fotoğraf, ailemizin otuz beş yıllık sırrını ortaya çıkarmıştı. Bu kez altına uzun bir şey yazmadım. Sadece şunu yazdım: “Aile, sana anlatılan hikâye değildir. Gerçeği öğrendikten sonra yanında kalmayı seçen insanlardır.” Paylaş düğmesine bastım. Dedem omzuma dokundu. “Bu kez bir mesaj gelirse ne yapacaksın?” Gülümsedim. “Okuyacağım.” Çünkü o günden sonra bir şeyi çok iyi anlamıştım: Gerçek bazen yıllarca saklanabilir. Fotoğrafların arkasına gizlenebilir. Mektuplar çekmecelere kilitlenebilir. İnsanlar korkudan susabilir. Ama bir aileyi asıl yok eden şey gerçek değildir. Gerçeğin yerine yıllarca yaşatılan yalandır.