O gün resim malzemelerini düzenleme bahanesiyle okulda geç vakte kadar kaldım ama asıl amacım çıkış saatini beklemekti. Etüt odası boşaldı. Kerem kaldı, kendi kendine mırıldanarak tıpkı Ömer'in yaptığı gibi alfabe kitabını inceliyordu. Sınıfın kapısı sonunda açıldığında, Kerem tüm neşesi ve sakar heyecanıyla ayağa fırladı. "Anne!" diye seslendi, sırt çantasını bırakıp doğruca bir kadının kollarına koşarak. Aman Tanrım! Bu İpek'ti. Hatırladığımdan daha uzundu, saçlarını düzgün bir at kuyruğu yapmıştı, yüzü biraz daha yaşlanmıştı ama tanınmaması imkansızdı. Göz göze geldik. Aman Tanrım! Bu İpek'ti. "Merhaba... Ben Gül Hanım. Kerem'in öğretmeniyim," diyebildim sonunda. İpek'in dudakları aralandı. "Ben... Ben sizin kim olduğunuzu biliyorum. Ömer'in annesi..." Kerem, hiçbir şeyden habersiz, annesinin kolunu çekiştirdi. "Anne, köfte yiyebilir miyiz?" İpek gözlerini benden ayırmadan zoraki gülümsedi. "Evet bebeğim. Sadece... bana bir saniye izin ver." Diğer veliler orada oyalanıyor, bizi izliyordu. Sınıfın yeni velileriyle tanışmak için her zaman tetikteydiler. Velilerden biri olan Tülay başını yana eğdi. "Bir dakika... İpek? Gülten Hanım'ın kızı mı? Batıkent'ten?" "Ben... Ben sizin kim olduğunuzu biliyorum." İpek'in omuzları gerildi. Birkaç kişi başını çevirdi. Ve sonra Tülay'ın gözleri bana kaydı. "Aman Allahım... Siz Ömer'in annesisiniz, değil mi?" Müdür Meltem Hanım durumu fark edip yaklaştı. Yüzlerinde bana dair oluşan o düşünceyi görebiliyordum: Yaslı öğretmen, dengesiz, uygunsuz. "Gül Hanım, iyi misiniz?" diye sordu nazikçe. "Evet, sadece alerjim azdı," diye cevap verdim çok hızlı bir şekilde. "Gül Hanım, iyi misiniz?"İpek konuşmadan önce bir an yere baktı. "Özel bir yerde konuşabilir miyiz?" Müdür Meltem Hanım başıyla onayladı ve bizi odasına götürüp kapıyı arkamızdan kapattı. Oturduk, hava söylenmemiş sözlerle ağırlaşmıştı. İpek ellerine bakıyordu. "Sana bir şey sormam lazım," dedim söze ilk başlayarak. "Ve gerçeği bilmem lazım İpek. Kerem... O benim torunum mu?" İpek başını kaldırdı, gözleri dökmemeye çalıştığı yaşlarla parlıyordu. "Evet." "O benim torunum mu?" Bir an için içimdeki her şey gevşedi, sonra tekrar keskin ve elektriklenmiş bir şekilde gerildi. "Ömer'in yüzü var onda," diye fısıldadım. İpek başparmağıyla yanağını sildi. "Dürüst olanı mı duymak istiyorsun? Sana söylemeliydim. Korkumu, senin bilme hakkının önüne koydum. Korkmuştum. Ömer'i yeni kaybetmiştim." "Ben de onu kaybettim İpek." "İşte bu yüzden senin kederinin içine daha fazla acıyla giremedim, Gül Hanım. Zaten boğuluyordun. Ama ben bu haberle tek başımaydım." "Dürüst olanı mı duymak istiyorsun?" Öne doğru eğildim. "Keşke söyleseydin İpek. Bilmek isterdim. Onun bir şekilde yaşamaya devam etmesine ihtiyacım vardı." Başını salladı, sesi titriyordu. "Yirmi yaşındaydım. Onu benden almandan ya da senin için sadece başka bir yük olmaktan dehşete düşmüştüm." "Bu benim oğlumun çocuğu." İpek sertleşti. "O benim de çocuğum, Gül Hanım. Onu ben taşıdım, her zorlukta ben büyüttüm. Onu bir partide unutulmuş bir ceket gibi sana teslim edecek değilim." "Keşke söyleseydin." "Onu senden almak için burada değilim canım. Sadece onu tanımak istiyorum. Ömer'den geriye kalanı sevmek istiyorum." Sözler benden izinsiz dökülüverdi. "Bu hafta sonu onu alabilirim. Sadece krep yemek ya da parka gitmek için—" İpek'in başı hızla kalktı. "Hayır." Yüzüme bir sıcaklık çöktü. "Haklısın. Özür dilerim. Bu çok fazlaydı, çok hızlıydı." Arkadan kapı açıldı. Uzun boylu bir adam içeri girdi, omuzları gergindi, gözleri hızla İpek ile benim aramda gidip geliyordu. "Neler oluyor?" diye sordu. İpek'in parmakları birbirine dolandı. "Sadece konuşuyorduk. Bu Kerem'in babası, Murat." "Ne hakkında?" Bakışları bana takıldı. İpek yutkundu. "Kerem hakkında." "Bu Kerem'in babası, Murat." Hafifçe kaşlarını çattı. "Pekala..." İpek daha fazla dağılmadan öne atıldım. "Ben Gül," dedim. "Ömer'in annesi ve Kerem'in öğretmeniyim." Yüzümü inceledi. "Ömer?" "Oğlum," dedim. "Beş yıl önce öldü." Yüzünde bir farkındalık belirdi. Durumu kafasında tarttı. İpek'in sesi çatallandı. "Kerem onun oğlu." Murat, İpek'e baktı. Kızgın değildi. Henüz değil. Sadece şaşkındı. "Kerem onun oğlu."