Eğer babası gelmezse, doğum belgesine adını yazmayın

Bölüm 2 Defne artık doğumdan sonraki acıyı hissetmiyordu. Sadece Doktor Mehmet Demir’e bakıyordu. “Az önce ne dediniz?” Sesi neredeyse duyulmuyordu. Mehmet gözyaşlarını sildi. “Benim bir zamanlar ikiz iki oğlum vardı.” Oda sessizliğe gömüldü. “Bunun kulağa çılgınca geldiğini biliyorum. Ama iki çocuk da aynı gün doğdu. Ve ikisinin de sol köprücük kemiğinin altında hilal şeklinde bir doğum lekesi vardı.” Defne kollarındaki bebeğe baktı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. “Peki bunun ne anlamı var?” Mehmet derin bir nefes aldı. “Yirmi yedi yıl önce çocuklardan biri hastaneden kayboldu.” Defne ürperdi. “Kaçırıldı mı?” “Biz öyle sandık.” Bu, Mehmet’in hayatında hiç kapanmayan bir yaraydı. Polis yıllarca araştırma yaptı ama hiçbir iz bulamadı. Eşi oğlunun kaybına dayanamadı. Altı yıl sonra hayatını kaybetti. Mehmet ise geri kalan ömrünü suçluluk duygusuyla yaşadı. Bir gün kayıp oğlunun geri döneceğine inanıyordu. Ama yıllar geçtikçe umutları da tükenmişti. Ta ki bugüne kadar. Ta ki bu bebeği görene kadar. Ve o doğum lekesini fark edene kadar. “Bu imkânsız…” diye fısıldadı Defne. “Belki sadece bir tesadüftür.” “Hayır.” Mehmet başını salladı. “Çünkü sana göstermem gereken başka bir şey var.” Telefonunu çıkardı. Elleri hâlâ titriyordu. Sonra eski bir fotoğraf açtı. Fotoğrafta yaklaşık beş yaşlarında iki erkek çocuk vardı.Birbirlerinin aynısıydılar. Defne soldaki çocuğu görünce nefesi kesildi. “Hayır… olamaz…” O Emir’di. Buna emindi. Ama yanındaki çocuk… O da Emir’e tıpatıp benziyordu. İki yüz. Tek bir yansıma. “Bu Emir’in ikiz kardeşi.” Mehmet’in sesi titredi. “Kaybolan oğlum.” Defne duyduklarını anlamaya çalışıyordu. Ama zihni karmakarışıktı. “Peki bunun oğlumla ne ilgisi var?” Mehmet bebeğe baktı. “Çünkü bu doğum lekesi sadece ikisinde yoktu.” Yavaşça devam etti: “Demir ailesindeki dört nesil erkek çocuğunda da görüldü.” Defne’nin içinden soğuk bir ürperti geçti. Tam o sırada kapı aniden açıldı. Bir adam içeri girdi. Nefes nefeseydi. Yüzü bembeyaz olmuştu. Emir. Defne donup kaldı. Yedi ay. Tek bir telefon bile etmeden geçen yedi ay. Tek bir mesaj göndermeden. Ve şimdi karşısındaydı. “Defne!” Emir ona baktı. Sonra bebeğe. Gözleri anında doldu. “Oğlumuz…” Defne yüzünü çevirdi. “Senin onu oğlun diye çağırmaya hakkın yok.” Mehmet ayağa kalktı. Bakışları buz gibiydi. “Ben de neden onları terk ettiğini öğrenmek istiyorum.” Emir başını eğdi. Hayatında ilk kez babasının gözlerinin içine bakamıyordu. “Onları bebek yüzünden terk etmedim.” “Öyleyse neden?” Emir cebinden bir dosya çıkardı. Dosyayı yatağın üzerine bıraktı. Defne açtı. Ve donup kaldı. Tahlil sonuçları. Hastane raporları. Kanser teşhisi. Tarih… Tam da Emir’in gittiği gece. “O gece doktorlar bana birkaç aylık ömrüm kalmış olabileceğini söylediler.” Sesi titriyordu. “Korktum.” “Defne’nin acı çekmesini istemedim.” “Oğlumun babasının ölümünü izlemesini istemedim.” “Ben korkaklık ettim.” Gözyaşları yanaklarından süzüldü. “Gitmenin daha doğru olduğunu sandım.” Defne hiçbir şey söyleyemedi. Aylarca içinde büyüttüğü öfke sarsılmıştı. Mehmet de sessizdi. “Ama üç ay önce…” Emir devam etti. “Yeni test sonuçları geldi.” Gözyaşlarının arasından gülümsedi. “İlk teşhis yanlıştı.” Odadaki herkes sustu. “Kanser değildim.” Defne ağlamaya başladı. Aylar sonra ilk kez. Bu kez acıdan değil. Rahatlamaktan. Emir yatağın yanına diz çöktü. “Beni hemen affetmeni beklemiyorum.” “Sadece oğlumuzun hak ettiği baba olabilmek için bana bir şans vermeni istiyorum.” Defne ona baktı. Kalbini kıran adama. Ama şimdi onu kaybetmekten korkan aynı adama. Uzun bir sessizlikten sonra… Bebeği kollarına uzattı. “Onu tut.” Emir hıçkırarak ağlamaya başladı. Oğlunu ilk kez kucağına alıyordu. Bebeğin küçücük eli parmağına sarıldı. Sanki bırakmak istemiyormuş gibi. Odadaki herkes sessizdi. Mehmet bile gözyaşlarını gizlemek için başını çevirdi. Bir hafta sonra Demir ailesi yıllar sonra ilk kez bir araya geldi. Ama asıl sürpriz o gün yaşandı. Yaşlı bir kadın ortaya çıktı. Yıllar önce kaybolan çocuğun doğduğu hastanede çalışan emekli bir hemşireydi. Yirmi yedi yıl boyunca vicdan azabıyla yaşamıştı. Ve sonunda gerçeği anlattı. Çocuk kaçırılmamıştı. Çocuğu olmayan bir hastane çalışanı kayıtları değiştirip bebeği gizlice evlat edinmişti. Aylar süren soruşturmanın ardından polis gerçeği ortaya çıkardı. Kayıp oğul hayattaydı. İzmir’de öğretmen olarak çalışıyordu. Mehmet oğluyla yeniden karşılaştığı gün, elli yaşındaki adam ona sarıldı ve tek bir kelime söyledi: “Baba…” Mehmet çocuk gibi ağladı. Yirmi yedi yıllık acı. Yirmi yedi yıllık özlem. Sonunda sona ermişti. Bir yıl sonra… Boğaz kıyısındaki bir parkta Defne bankta oturmuş oğlunu izliyordu. Küçük çocuk neşeyle koşuşturuyordu. Mehmet yanında oturuyordu. Biraz ileride iki kardeş, yani Emir ve yıllar sonra bulunan ağabeyi, yeğenleriyle oynuyorlardı. Denizden gelen hafif rüzgâr yüzlerini okşuyordu. Mehmet torununa baktı. Ve gülümsedi. “Bazı kayıplar insanın her şeyini elinden almış gibi görünür.” “Ama bazen hayat, kaybettiklerinden daha fazlasını geri verir.” Defne ailesine baktı. Kaçıp giden adam kalmayı öğrenmişti. Oğlunu kaybeden bir baba onu yeniden bulmuştu. Yalnız doğan bir bebek ise sevgi dolu büyük bir ailenin içinde büyüyordu. Ve Defne uzun yıllardan sonra ilk kez şunu anladı: Mutluluk, hiç acı çekmemek değildir. Mutluluk, bütün acılardan sonra hâlâ elini tutan birinin olmasıdır. Ve sana şu sözleri söylemesidir: “Artık evimize döndük.” SON.