Emir yavaşça merdivenlerden indi

Emir’in gözleri karardı. Bir an için masayı devirecek, bardakları kıracak sandım. Vücudum gerildi, alışkanlıktan. Ama olmadı. Emir bana tekrar baktı. Bu kez bakışını kaçırmadı. Yüzünden küçük bir şey geçti. Henüz pişmanlık değildi. Kendinden korkuydu. —Ben istemedim… —diye mırıldandı. Donakaldım. Yutkundu. —Sana böyle vurmak istemedim. “O kadar” kelimesi içimi burktu. Sanki bir şiddetin makul hâli olabilirmiş gibi. —Hiç vurmamalıydın —dedim. Emir başını eğdi. İlk kez yıllar sonra cevabı yoktu. Saat yediyi salondaki saat vurdu. Dışarıda çöp kamyonu geçti. Bir köpek havladı. Bir komşu kapısını açtı. Dünya her zamanki gibi devam ediyordu, benim evim ikiye ayrılırken bile. Murat sandalyeyi hafifçe itti. —Yukarı çık. Bir çanta hazırla. Diğerlerini sonra konuşuruz. Emir ona baktı. —Beni cezalandırılmış çocuk gibi götüremezsin. —O zaman tek başına git —dedi Murat— Ama bu evden bugün çıkıyorsun. Oğlum bana döndü, bir boşluk arar gibi.O bakışı tanıyordum. Yıllarca kullanmıştı. Hastayken doktora gitmemek için. Bir şeyi kırıp “önemli değil” dedirtmek için. Para istediğinde “son kez” demek için. Bana bağırıp sonra sarılarak her şeyi unutturmak için. Ama o sabah o boşluk yoktu. Ya da vardı ama ben onu kapalı tuttum. —Anne —dedi, yumuşakça. O kelime beni neredeyse yıkacaktı. Murat fark etti ama karışmadı. Derin bir nefes aldım. —Bunu bana karşı kullanma. Emir şaşırdı. —Kullanmak mı? Bunu mu düşünüyorsun? —Senin öfkenle hasta olmuş bir insan olduğunu düşünüyorum. Ve ben seni, her seferinde haklı çıkararak bunu daha da büyüttüm. Gözlerim doldu. Ağlamak istemedim. Ama bu kez korkudan değil, yas gibiydi. —Beni affet —dedim— Sınır koyamadığım için. Sevgiyi her şeye izin vermek sandığım için. Ama artık, seni dünyaya getiren insana el kaldırabilen birine dönüşürken yanında duramam. Emir elleriyle yüzünü kapattı. Bir süre öyle kaldı. Sonra hiçbir şey demeden merdivenlerden yukarı çıktı. Her adımı bir vedaydı. Koridorda kaybolduğunda dizlerim boşaldı, sandalyeye oturdum. Murat yaklaştı. —İyi misin? Kısık bir kahkaha çıktı benden. —Bilmiyorum. Başını salladı. —Ben de. Sessiz kaldık. Masadaki kahvaltı soğuyordu. Kahve lekesine baktım. Küçük, düzensiz, tamamen yok edilemeyen bir izdi. Bazı yaraların da böyle olduğunu düşündüm: tüm hayatı yok etmezdi ama artık yokmuş gibi de davranamazdın. Murat karşıma oturdu. —Elif, bir şey daha var. Ona baktım. —Ne? Yüzünü eliyle sıvazladı. —Üç hafta önce Emir beni aradı. Para istedi. Seni evden kovduğunu, ona yemek vermediğini, onu yük gibi gördüğünü söyledi. Göğsümde bir sızı hissettim. —Ve sen ona inandın mı? —Beş bin lira gönderdim. Gözlerimi kapattım. —Murat… —Biliyorum. Aptallık ettim. Sonra tekrar istedi. Bu sefer yirmi bin dedi. Borcum var dedi. Gözlerimi aniden açtım. —Kime? Murat çenesini sıktı. —Söylemedi. Tam o anda yukarıdan bir ses geldi. Çekmeceler açılıyor, bir şeyler düşüyor, duvara çarpan bir ses. Kalbim hızlandı. —Borcu mu var? —dedim. Murat sesini alçalttı. —Bunun için bunu da getirdim. Dosyadan başka bir kâğıt çıkardı. Yazışmaların çıktısıydı. —Beni bilinmeyen bir numara aradı. Emir ödemezse gelip onu buradan alacaklarını söylediler.