Eşi hayatını kaybettikten sonra yanımıza taşınan

Katlanmış eski bir mektup. Mektubu açarken elleri titriyordu. “Annen bunu bana kırk dokuz yıl önce yazdı.” Kâğıdı bana uzattı. Mektubun başındaki yazıyı görür görmez donup kaldım. Annemin el yazısını tanıyordum. Çünkü ondan kalan birkaç tarif defteri hâlâ bendeydi. Mektupta şu sözler yazıyordu: “Saim, sana bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Hamileyim.” Kalbim deli gibi atmaya başladı. Satırların devamına geçemiyordum. Saim Amca gözlerini kapattı. “O çocuk sendin.” Sandalyem gıcırdayarak geriye kaydı. Ayağa kalktım. “Hayır.” “Lütfen…” “Hayır!” Sesim yükselmişti. Diğer odadan gelen çocuk sesleri kesildi. Aybars hemen kapıya doğru seslendi. “Bir şey yok çocuklar, siz devam edin.” Sonra bana döndü. “Oturalım.” “Nasıl oturayım?” Saim Amca’ya baktım. “Yani siz benim…” Kelimeyi söyleyemiyordum. O ise tamamladı. “Biyolojik baban olabilirim.” “Olabilirsiniz mi?” Saim Amca başını eğdi. “Hiç test yapılmadı.” “Peki neden annem sizinle değil de beni büyüten babamla evlendi?” Saim Amca’nın gözleri doldu. “Çünkü ben korktum.” Sessizlik çöktü. “Ne?” “Jale bana hamile olduğunu söylediğinde otuz bir yaşındaydım. Babam hastaydı, borçlarım vardı. Hayatımın altüst olacağını düşündüm. Ona biraz zamana ihtiyacım olduğunu söyledim.” Yüzü acıyla buruştu. “Biraz zaman dedim ama aslında kaçtım.” İçimdeki öfke büyüdü. “Onu terk ettiniz.” “Evet.” Tek kelimelik cevap, uzun bir savunmadan daha ağır geldi. “Üç hafta boyunca aramadım.” Saim Amca devam etti. “Sonra dayanamadım. Evine gittim. Ama taşınmıştı. Çalıştığı yayınevine gittim, işi bırakmıştı. Ortak tanıdıklardan biri başka biriyle evleneceğini söyledi.” “Babamla.” “Evet.” Beni büyüten babam Cemil on iki yıl önce hayatını kaybetmişti. Dünyadaki en dürüst insanlardan biriydi. Benim için gerçek bir babanın nasıl olması gerekiyorsa öyleydi. “Cemil biliyor muydu?” Saim Amca uzun süre sustu. “Biliyordu.” Bu kez yeniden oturdum. Sanki dizlerimin gücü gitmişti. “Babam bunu biliyor muydu?” “Jale ona her şeyi anlatmış.” “Ve yine de benim babam oldu?” “Evet.” Gözlerim doldu. Bir anda çocukluğumdan onlarca anı zihnimde canlandı. Cemil’in bisiklete binmeyi öğretmesi. Ateşim çıktığında sabaha kadar başımda beklemesi. Üniversiteye giderken otogarda benden gizlice ağlaması. Düğünümde elimi Aybars’a verirken kulağıma, “Baba olmak seni dünyaya getirmekle değil, senden vazgeçmemekle olur.” demesi. O zaman bu cümlenin neden bu kadar garip geldiğini ilk kez anlıyordum. “Beni hiç aradınız mı?” diye sordum. Saim Amca’nın yüzü çöktü. “Yıllarca.” “Beni bulamadınız mı?” “Buldum.” Bu kez Aybars bile irkildi. “Ne zaman?” “Sen on yedi yaşındaydın.” İçimde yeni bir öfke dalgası yükseldi. “On yedi mi?” “Okul çıkışında seni uzaktan gördüm.” “Ve yanıma gelmediniz?” “Gelemedim.” “Neden?” Saim Amca gözyaşlarını silmedi. “Çünkü yanında Cemil vardı.” Başını eğdi. “Seni arabaya bindirirken montunun fermuarını kapattı. Sen ona bir şey söyledin, o güldü. Sonra sen koluna girdin.” Derin bir nefes aldı. “O an anladım ki senin zaten bir baban vardı. Ortaya çıkıp hayatını karıştırmak bana düşmezdi.” “Peki şimdi neden çıktınız?” Soru ağzımdan çıkar çıkmaz onun cevabını tahmin etmeye başladım. Saim Amca, iki yıl önce neden özellikle bizim yanımızdaki evi satın almıştı? Tesadüf değildi. “Eşiniz öldükten sonra beni mi aradınız?” Başını salladı. “Eşim Mebrure her şeyi biliyordu.” Şaşkınlıkla baktım. “Her şeyi mi?” “Evlendiğimiz ilk yılda anlattım. O benden hiçbir zaman bir şey saklamamamı istedi.” Saim Amca buruk bir gülümsemeyle devam etti. “Mebrure yıllarca bana, seni bulmam gerektiğini söyledi. Ben ise korktum. Sonra hastalandığında bana bir söz verdirdi.” “Ne sözü?” “Yalnız kalırsam, hayatımın kalan kısmını pişmanlıklarımın arkasına saklanarak geçirmeyecektim.” Gözlerini bana çevirdi. “Öldükten sonra seni araştırdım. Evinizi öğrendim. Yan taraftaki evin satılık olduğunu görünce…” “Satın aldınız.” “Evet.” Ayağa kalkıp pencereye yürüdüm. Bahçede Saim Amca’nın çocuklarla top oynadığı günleri düşündüm. En küçük kızımın bisikletinin zincirini tamir etmesini. Büyük oğlumun okul müsameresine gelmesini. Hepimize çorba yapıp getirdiği günü. Bir anda her anının anlamı değişmişti. “Bizi izlemek için mi taşındınız?” “Hayır.” Sesi kararlı çıktı. “Başta seni bir kez görmek istedim. Sonra söyleyecektim. Ama çocuklar kapımın önüne geldi.” Gülümsedi. “Sonra biri top attı. Sonra biri su istedi. Sonra sofranıza oturdum.” Gözlerinden yaşlar aktı. “Ve hayatımda ilk kez sahip olabileceğim ailenin nasıl bir şey olduğunu gördüm.” Tam o sırada kapı hafifçe açıldı. Sekiz yaşındaki oğlum başını içeri uzattı. “Dede ağlıyor mu?” Kimse cevap veremedi. Çocuk içeri geldi. Saim Amca’nın yanına gidip hiçbir şey sormadan ona sarıldı. Bir saniye sonra diğer çocuklar da geldi. İkinci büyük kızımız masadaki dosyaya baktı. “Dede, hediyemizi beğenmedin mi?” Saim Amca hıçkırarak güldü. “Hayatımda aldığım en güzel hediye.” Kızım şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “O zaman neden ağlıyorsun?” Saim Amca cevap veremedi. Ben verdim. “Bazen insanlar çok mutlu olduklarında da ağlar.” O gece çocuklara gerçeği anlatmadık. Ama üç gün sonra, Aybars’la konuştuktan sonra bir DNA testi yaptırmaya karar verdim. Sonuç iki hafta sonra geldi. Zarfı tek başıma açamadım. Saim Amca bizim evdeydi. Aybars yanımdaydı. Sonucu gördüğümde uzun süre konuşamadım. Babalık ihtimali yüzde 99,9’dan fazlaydı. Kâğıdı Saim Amca’ya uzattım. O okumaya çalıştı ama gözyaşlarından göremedi. Sonra bana baktı. “Benden nefret ediyorsan anlarım.” Başımı salladım. “Hayır.” Sustum. “Ama sizi affetmek, hiç yaşanmamış gibi davranmak anlamına gelmeyecek.” “Biliyorum.” “Beni terk ettiniz.” “Evet.” “Babam Cemil ise kaldı.” Saim Amca başını eğdi. “Haklısın.” Sonra onun yanına oturdum. “Bu yüzden Cemil benim babam olmaktan asla çıkmayacak.” “Çıkmamalı.” “Ama hayat bazen insanlara ikinci bir şans veriyor.” Başını kaldırdı. “Bana mı?” “Belki.” Elini tuttum. “Fakat bu kez kaçmayacaksınız.” Saim Amca ağlayarak güldü. “Kaçmam.” Yetişkin evlat edinme işlemini yine de tamamlamadık. Çünkü artık bunun sembolik anlamına ihtiyacımız kalmamıştı. Onun yerine aylar süren başka resmi işlemler yaptık. Acil durumlarda aranacak kişi olduk, sağlık kararlarında yanında bulunabilmemiz için gerekli yetkileri düzenledik ve Saim Amca kendi isteğiyle evinin bir anahtarını bize verdi. Fakat çocuklar bunların hiçbirini önemsemedi. Onlar için mesele çok daha basitti. Saim Amca zaten dedeleriydi. Bir yıl sonra doksanına yaklaşırken yeniden hastaneye kaldırıldı. Bu kez durum daha ciddiydi. Hepimiz yanındaydık. Beş çocuk sırayla odasına girdi. En küçük kızım yatağının kenarına oturup, “Dede, iyileşince yine bize geleceksin değil mi?” diye sordu. Saim Amca bana baktı. Sonra kızımın elini tuttu. “Ben zaten geldim güzel kızım.” dedi. “Biraz geç kaldım ama sonunda geldim.” O cümleyi duyduğumda gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü artık hayatımdaki en önemli gerçeği biliyordum: Aile bazen kan bağıyla başlar. Bazen bir imzayla kurulur. Ama gerçekten aile yapan şey bunların hiçbiri değildir. Cemil beni dünyaya getirmemişti ama hayatım boyunca babamdı. Saim Amca beni dünyaya getirmişti ama babalığı öğrenmesi seksen sekiz yılını almıştı. İkisinin hikâyesi bana aynı şeyi öğretti: İnsanın geçmişte yaptığı yanlışlar silinmez. Ama insan, kalan zamanında o yanlışların nasıl hatırlanacağını değiştirebilir. Ve bazen bir insanın hayatındaki en büyük ikinci şans, kapısını çaldığında hiç yabancı gibi görünmez. Çünkü çocuklar çoktan ona Dede demeye başlamıştır.