BÖLÜM 2 — “Benden artık hiçbir şey beklemeyin.” Emir’in bu sözleri hâlâ kulaklarımdaydı. Hastane koridorunda, oğlumun arkasından bakarken dizlerimin bağı çözülmüştü. Elif yoğun bakımdaydı. Doktorlar, kızımın hayatta kalabilmesi için zamanımızın daraldığını söylemişti. Böbrek nakli gerekiyordu. Uygun verici olabilecek tek kişi ise yıllar önce kendi ellerimle evimden kovduğum oğlumdu. Emir. Bir zamanlar geceleri üzerini örttüğüm, ateşi çıktığında sabaha kadar başında beklediğim çocuk. Şimdi yüzüme bile bakmak istemiyordu. Mehmet kolumdan tuttu. — “Arkasından git, Meryem! Ne duruyorsun burada?” Ona döndüm. — “Ben mi?” — “Evet, sen! Annesisin sen onun!” Bu sözleri duyunca içimde bir şey koptu. Annesiydim. Peki, iki yıl önce kapının önünde bana yalvarırken neden annesi olduğumu hatırlamamıştım? Neden o gece tek bir kez bile, “Oğlum, anlat bakalım, ne oldu?” diye sormamıştım? Neden burnundan kanlar akarken yerde oturan çocuğumu kaldırmak yerine, kızımın arkasına saklanmıştım? Cevap vermedim. Çünkü Mehmet’in gözlerinde bile kendimi aklayacak bir şey bulamıyordum. Emir asansöre binmek üzereydi. Koşup peşinden gittim. — “Emir! Oğlum, ne olur dur!” Durdu. Ama bana dönmedi. — “Bana oğlum deme.” Üç kelime. Bir annenin duyabileceği en ağır üç kelimeydi bunlar. Elimi uzattım. Emir bir adım geri çekildi. — “İki yıl boyunca neredeydiniz?” Dilim tutuldu. — “Ben her gece o evden kovulduğum günü hatırladım. Siz bir kez bile beni merak ettiniz mi?” — “O zamanlar çok korkmuştuk, oğlum…” Acı acı güldü. — “Siz korkmadınız, anne. Siz kararınızı çoktan vermiştiniz. Kızınız konuştu. Babanız yumruk attı. Siz de kapıyı kapattınız.” Başını bana çevirdi. Gözleri kıpkırmızıydı. — “Şimdi kızınızın bana ihtiyacı var diye mi aile olduk?” Ağlamaya başladım. — “Elif senin kardeşin.” — “Biliyorum.” — “O dokuz yaşında, Emir! Ölüyor!” Emir’in çenesi titredi. Bir an için yüzünde eski oğlumu gördüm. Küçük kardeşi hastalandığında oyuncaklarını yatağının yanına taşıyan, okuldan gelir gelmez onunla ilgilenen o sessiz çocuğu… Sonra yüzü yeniden sertleşti. — “Onu seviyorum. Ama kendimi de korumak zorundayım.” Asansörün kapısı açıldı. İçeri girdi. Kapılar kapanırken son kez konuştu. — “Bana yaptıklarınızın bedelini Elif’e ödetmek istemiyorum. Ama benim hayatımı da sizin suçluluğunuzu hafifletmek için kullanmanıza izin vermeyeceğim.” Ve gitti. O gece hastane odasının önündeki sandalyede oturdum. Mehmet sürekli telefonla konuşuyordu. Akrabalarımızı arıyor, Emir’i bulmaları için yalvarıyordu. Bir zamanlar oğlumuzun adını ağzına bile almak istemeyen adam, şimdi herkese onu soruyordu. Görümcem yanıma geldi. — “Meryem, senin bir şey yapman lazım.” Başımı kaldırdım. — “Ne yapayım?” — “Emir’i bul. Onunla konuş. Kız kardeşini kurtarması gerektiğini anlat.” Bu sözleri duyunca içimdeki acı öfkeye dönüştü. — “Sizce bilmiyor mu bunu?” Kadın sustu. — “O çocuk iki yıldır tek başına. Nerede kaldı, nasıl yaşadı, okulunu nasıl bitirdi… Hiçbirimiz bilmiyoruz. Şimdi hepiniz birden ondan fedakârlık bekliyorsunuz.” Görümcem dudaklarını büzdü. — “Ama aile dediğin zor günde birbirine sahip çıkar.” Ona baktım. — “Haklısın. Keşke bunu iki yıl önce de söyleseydin.” Yüzü kızardı. Arkasını dönüp gitti. Ben ise ilk kez, yıllardır saklandığım o büyük yalanı kendime itiraf ettim. Biz ailemizi korumamıştık. Biz, gerçeği öğrenmeye cesaret edememiştik. Sabaha karşı Elif’in durumu kötüleşti. Doktor odadan çıktığında ayağa fırladım. — “Kızım nasıl?” Doktor gözlüğünü çıkardı. — “Durumu kritik. Nakil için hazırlıkları sürdürüyoruz ama uygun verici olmadan seçeneklerimiz çok sınırlı.” Mehmet doktorun kolunu tuttu. — “Oğlumuz verecek! Emir verecek böbreğini!” Doktor elini nazikçe kurtardı. — “Beyefendi, bu karar yalnızca ona aittir. Uygunluk testleri yapılmalı. Tıbbi ve etik değerlendirmeler tamamlanmadan hiçbir şey söyleyemeyiz.” Mehmet’in yüzü gerildi. — “O bizim oğlumuz!” Doktorun cevabı kısa oldu. — “Bu, onun bedeni üzerinde karar verme hakkınız olduğu anlamına gelmez.” Mehmet sustu. Ben de sustum. Çünkü o cümle, yıllardır duymadığım kadar açık bir gerçeği yüzüme vurmuştu. Emir bizim oğlumuzdu. Ama bizim malımız değildi. Saat sabahın yedisini geçtiğinde Mehmet’in aklına yeni bir fikir geldi. — “İnsanların önünde bunu yapamaz.” Ona baktım. — “Neyi?” — “Aile meselesini. Herkes duyarsa geri adım atmak zorunda kalır.” Ne demek istediğini hemen anladım. Telefonunu çıkardı. Akrabalarımızın bulunduğu aile grubuna mesaj yazmaya başladı. Emir’in nerede olduğunu bilen olup olmadığını sordu. Sonra bir akrabamız aradı. Ardından bir başkası. Herkes aynı şeyi söylüyordu. “Nasıl bir evlat bu?” “Kız kardeşi can çekişiyor!” “İnsan ailesini böyle yüzüstü bırakır mı?” Kimse Emir’in neden gittiğini sormuyordu. Kimse iki yıl önce ne yaşadığını merak etmiyordu. Herkes yalnızca bugünkü sonucunu görüyordu. Ben de bir zamanlar öyle yapmıştım. Telefonumu elime aldım. Mehmet ne yaptığımı görünce başını salladı. — “Sen de yaz. Belki seni dinler.” Parmaklarım titriyordu. Emir’in tam adını yazdım. Ardından kızımızın hastanede olduğunu anlattım. Oğlumun bizi terk ettiğini söyledim. Bir annenin çaresizliğinden bahsettim. Fakat yazdığım her cümlede bir şey eksikti. İki yıl önce onu evden kovduğumuzu yazmamıştım. Babasının ona vurduğunu yazmamıştım. Kendisine inanmadığımızı, üniversite masraflarını kestiğimizi, kapımızı yüzüne kapattığımızı yazmamıştım. En önemlisi… O gece ona tek bir soru bile sormadığımı yazmamıştım. Paylaş düğmesine bastım. Gönderim birkaç dakika içinde yüzlerce kişiye ulaştı. Telefonum susmuyordu. İnsanlar Emir’e hakaret ediyordu. Bizi teselli edenler vardı. Bana güçlü bir anne olduğumu söyleyenler bile oldu. “Allah sana sabır versin, Meryem Hanım.” “Bir anne evladının iyiliğinden başka ne ister?” “Böyle evlat olmaz olsun.” Bu son cümleyi okuyunca mideme bir ağrı saplandı. Çünkü o evlat, iki yıl önce benim kapımın önünde ağlamıştı. Ve ben onu dinlememiştim. Tam dört saat sonra telefonum titredi. Emir yeni bir video yayımlamıştı. Videonun başlığını gördüğümde ellerim buz kesti. “Annemin herkese anlatmayı unuttuğu iki yıl.” Videoyu açtım. Emir sade bir odada oturuyordu. Arkasında kitaplarla dolu bir raf vardı. Yüzü zayıflamıştı. Ama gözleri sakindi. Öfkeli görünmüyordu. İşte bu, beni daha çok korkuttu. — “Ben Emir,” dedi. “Bu videoyu beni tanımayan insanlar annemin yazdıklarına inanmak zorunda kalmasın diye çekiyorum.” Bir an durdu. — “Dokuz yaşındaki kız kardeşimi seviyorum. Onun başına gelenler için üzgünüm. Doktorların söylediklerini de biliyorum.” Gözlerimden yaşlar süzüldü. — “Ama annem size hikâyenin yalnızca sonunu anlattı. Başlangıcını değil.” Sonra telefonundan bazı belgeler çıkardı. İlk görüntü, iki yıl önce üniversiteden gönderilmiş bir e-postaydı. Ardından banka kayıtları geldi. Üniversite ücretlerinin kesildiği tarih. Öğrenci evinin kirasının ödenmediği aylar. Yarı zamanlı işlerinden kazandığı parayla aldığı temel ihtiyaçların faturaları. Bunların hiçbiri tek başına büyük bir sır değildi. Ama her biri, bizim kapıyı kapattığımız günün ardından başlayan hayatını anlatıyordu. Emir kameraya baktı. — “Beni evden kovduklarında kimseye gerçeği anlatmadım. Çünkü kendi ailemi herkesin önünde küçük düşürmek istemedim.” Dudaklarını ısırdı. — “İki yıl boyunca onların beni bir gün arayacağını düşündüm. Belki annem özür dilemek isterdi. Belki babam bana bir kez olsun nedenini sorardı.” Başını eğdi. — “Telefonum hiç çalmadı.” O anda Mehmet’in elindeki telefon yere düştü.