Eski eşim ve yeni kocası

Kaynak izlerini. Numaraları. Parçaların üzerindeki seri bilgilerini. Sonra yetkili birimlere bildirdim. Gerisini onlara bıraktım. Aradan birkaç saat geçti. Sabah sekize doğru tamirhaneye ulaştığımda kapının önünde beni bekleyen bir otomobil gördüm. İçinden Aylinay indi. Saçları dağılmıştı. Yüzünde makyaj yoktu. Beni görür görmez üzerime doğru yürüdü. “Bunu neden yaptın?” “Hangisini?” “Polisi neden aradın?” Anahtarımı kapıya sokarken ona döndüm. “Ben polisi aramadım. Şüpheli bir araçla ilgili gerekli bildirimi yaptım.” “Sarpel bunun nasıl olduğunu bilmiyordu.” İlk kez şaşırdım. “Öyle mi?” Aylinay gözlerini kaçırdı. “Arabayı üç ay önce ikinci el aldı.” “Kimden?” Cevap vermedi. Tamirhanenin kapısını açıp içeri girdim. O da peşimden geldi. “Barlas, araba incelemeye alındı. Hesaplarına da bakacaklarını söylüyorlar.” Tam o sırada dışarıdan başka bir araç geldi. Sarpel’di. Arabadan iner inmez kapıyı sertçe çarptı. İçeri girip doğrudan üzerime yürüdü. “Sen benim hayatımı mahvettin!” Yerimden kıpırdamadım. “Ben senin hayatına hiçbir şey yapmadım.” “İhbarı sen yaptın!” “Şasi numarasını ben değiştirmedim.” Sarpel durdu. “Ben de değiştirmedim!” “Öyleyse korkacağın bir şey yok.” Bu cümle onu daha da öfkelendirdi. Tezgâhın kenarına yumruğunu vurdu. “Sen kimsin de benim arabamı araştırıyorsun?” “Aracı bana sen getirdin.” Sarpel cevap veremedi. Tam o sırada tamirhanenin önüne iki sivil araç daha geldi. İçeri giren adamlardan birini sabah telefonda duyduğum sesinden tanıdım. Kimliğini gösterdi. Ardından Sarpel’e döndü. “Bizimle gelmeniz gerekiyor.” Aylinay’ın yüzü bembeyaz oldu. “Niye?” Adam elindeki dosyayı açtı. “Aracın motor numarası iki yıl önce İstanbul’da çalındığı bildirilen başka bir Mercedes’e ait.” Sarpel’in dudakları aralandı. Ama adam devam etti. “Şasi bölümünün de ağır hasarlı ve trafikten çekilmiş başka bir araçtan alındığı görülüyor.” Aylinay duvara yaslandı. Sarpel kekelemeye başladı. “Ben… bilmiyordum.” Görevli sakin şekilde başını salladı. “Bunu araştıracağız.” Sarpel götürülürken bana döndü. Gözlerinde yalnızca öfke yoktu. Korku da vardı. Ama bu kez hiçbir şey söylemedi. O gün öğleden sonra Aylinay’dan bir mesaj aldım. “Çocukları bugün alamazsın. Uygun değil.” Mesajı okuduğumda içimdeki öfke yeniden kabardı. Demek hâlâ oğullarımı silah olarak kullanmaya çalışıyordu. Fakat bu kez sessiz kalmadım. Ekran görüntülerini aldım. Daha önce çocuklarla görüşmem konusunda bana yaptığı tehditleri de buldum. Hepsini avukatıma gönderdim. Sonraki üç hafta hayatımın en yorucu dönemlerinden biri oldu. Sarpel hakkında soruşturma sürerken başka ayrıntılar ortaya çıktı. Arabayı gerçekten de bir galeriden almıştı. Ancak galerinin sahibi, Sarpel’in şirketlerinden biriyle bağlantılıydı. Araçların geçmişi konusunda ne bildiği araştırılıyordu. Ben işin o kısmına karışmadım. Çünkü artık anlamıştım. İntikam peşinde koşarsam onlardan hiçbir farkım kalmayacaktı. Benim meselem 284.750 liraydı. Ve oğullarımdı. Tamir faturası için yasal süreci başlattım. Aylinay ile Sarpel’in imzaladığı belge işimi inanılmaz derecede kolaylaştırmıştı. Yapılan işlemleri kabul ettiklerine dair imzaları vardı. Parça faturalarım vardı. Çalışma kayıtlarım vardı. Aracın teslim edildiğini gösteren kamera görüntüleri vardı. Ama benim için asıl önemli gelişme bir ay sonra yaşandı. Avukatım beni aradı. “Aylinay’ın çocuklarla görüşmeni faturaya bağlayan mesajlarını dosyaya sunduk.” Kalbim hızlandı. “Sonuç?” “Bundan sonra çocuklarla görüşme düzenini keyfî şekilde değiştirmesi çok daha zor olacak.” Telefonu kapattıktan sonra uzun süre sandalyemde oturdum. Garip olan şuydu: 284 bin liralık faturayı kazanmaktan çok, bu cümle beni rahatlatmıştı. İki hafta sonra Efehan ve Rüzgâr’ı okuldan ben aldım. Rüzgâr arabaya biner binmez boynuma sarıldı. “Baba, bu hafta sonu gerçekten sende miyiz?” “Gerçekten bendesiniz.” Efehan arka koltuğa otururken sessizce sordu: “Annem senin kötü biri olduğunu söyledi.” Kalbime bir şey saplanmış gibi oldu. Dikiz aynasından ona baktım. “Sen ne düşünüyorsun?” Omuzlarını kaldırdı. “Bilmiyorum.” Ona kızmadım. “Bilmek zorunda değilsin. Büyüyünce kendin karar verirsin.” Eve gitmek yerine tamirhaneye uğradık. Çocuklar dükkâna gelmeyi seviyordu. Rüzgâr hemen eski lastiklerin yanına koştu. Efehan ise çalışma masama yaklaştı. Orada Aylinay ile Sarpel’in imzaladığı belgenin bir fotokopisi duruyordu. “Bu ne?” Kâğıdı alıp çekmeceye koydum. “Birilerinin okumadan imzaladığı bir belge.” “Sonra ne oldu?” Gülümsedim. “Okumadan imza atmamaları gerektiğini öğrendiler.” Efehan güldü. Ama benim aklıma başka bir şey takılmıştı. Yıllardır kendimi Aylinay’a kanıtlamaya çalışmıştım. Onun bana söylediği o cümle yüzünden daha fazla çalışmıştım. “Sen hiçbir zaman bir yere gelemeyeceksin.” Sanki başarılı olduğumu ona gösterebilirsem geçmişte söyledikleri silinecekmiş gibi davranmıştım. Oysa çocuklarıma baktığımda ilk kez fark ettim. Kanıtlamam gereken kişi Aylinay değildi. Sarpel hiç değildi. Bir hafta sonra tamir faturası ödendi. 284.750 TL’nin tamamı hesabıma geçti. Parayı görünce beklediğim büyük zafer hissini yaşamadım. Sadece tedarikçilere olan borçlarımı kapattım. Çalışanım Turgay’ın gecikmiş primini ödedim. Sonra dükkânın arkasındaki yıllardır boş duran küçük odayı düzenlemeye başladım. İki masa koydum. Bir kitaplık aldım. Duvara küçük bir televizyon taktım. Rüzgâr geldiğinde şaşkınlıkla sordu: “Burası ne?” “Babanız geç saate kadar çalışmak zorunda kaldığında sizin bekleme odanız.” Efehan kapının üzerinde küçük bir tabela olduğunu fark etti. Üzerinde, “Efehan & Rüzgâr” yazıyordu. İkisi de gülerek içeri koştu. Ben kapının önünde kaldım. Tam o anda telefonuma Aylinay’dan bir mesaj geldi. “Konuşabilir miyiz?” Uzun süre ekrana baktım. Sonra aradı. Bu kez sesi alıştığım gibi buyurgan değildi. “Barlas…” “Dinliyorum.” “Ben bazı şeyleri yanlış yaptım.” Sessiz kaldım. “Çocukları sana karşı kullanmamam gerekiyordu.” Bu cümleyi ondan duyacağımı hiç düşünmemiştim. “Evet.” “Beni affedebilir misin?” Tamirhanenin arkasındaki odadan oğullarımın kahkahaları geliyordu. Onlara baktım. Sonra Aylinay’a şu cevabı verdim: “Belki bir gün. Ama affetmek, olanları unutmak demek değil. Bundan sonra çocukları hiçbir tartışmamıza karıştırmayacaksın.” Aylinay sessizce, “Tamam.” dedi. Telefonu kapattım. O sırada Rüzgâr kapıdan kafasını uzattı. “Baba! Gel, sana bir şey göstereceğim!” Telefonu cebime koydum. “Geliyorum.” O an her şey garip şekilde yerli yerine oturdu. Sarpel’in soruşturmasının nasıl sonuçlanacağını bilmiyordum. Aylinay’ın gerçekten değişip değişmeyeceğini de bilmiyordum. Ama artık bunların hiçbiri hayatımın merkezinde değildi. Yıllar önce eski eşim bana hiçbir zaman bir yere gelemeyeceğimi söylemişti. Ben de uzun süre “bir yere gelmenin” çok para kazanmak, pahalı bir dükkân sahibi olmak ya da onu pişman etmek anlamına geldiğini sanmıştım. Yanılmışım. O sabah 05.03’te telefon çaldığında onların başına gelenleri küçük bir zafer gibi görmüştüm. Ama gerçek zafer başka bir şeydi. Çocuklarımın hayatında korkmadan yer alabilmekti. Kimsenin tehdidine boyun eğmeden emeğimin karşılığını istemekti. Ve bana zarar veren insanların hayatlarının mahvolmasını izlemek yerine, kendi hayatımı düzgün kurmayı seçebilmekti. Tamirhanenin ışıklarını kapatırken Efehan bir yanımda, Rüzgâr diğer yanımdaydı. Kapıyı kilitledim. Rüzgâr elimi tuttu. “Baba, yarın yine gelecek miyiz?” Başımı eğip ona baktım. “İsterseniz gelirsiniz.” Efehan gülümsedi. “Burası bizim yerimiz gibi oldu.” O cümleyi duyduğumda cebimdeki 284.750 TL’den, Mercedes’ten, imzalattığım belgeden ve yaşanan bütün kavgalardan daha değerli bir şeye sahip olduğumu anladım. Çünkü insan bazen hakkını almak için savaşmak zorunda kalır. Ama hayatındaki en büyük zafer, karşındakini kaybetmek değildir. Seni inciten insanların yaptıkları yüzünden kendini kaybetmemektir. Ben o gece iki oğlumun ellerini tutarak tamirhaneden çıktım. Ve yıllar sonra ilk kez Aylinay’ın bana söylediği o cümleyi düşündüğümde içimde hiçbir öfke hissetmedim. “Sen hiçbir zaman bir yere gelemeyeceksin.” Gülümsedim. Çünkü sonunda anlamıştım. Ben zaten olmam gereken yere gelmiştim.