EVSİZ BİR ADAM GİBİ GİYİNEREK KENDİ LÜKS ET RESTORANINA GİRDİ

EVSİZ BİR ADAM KILIĞINDA KENDİ LÜKS ET RESTORANINA GİRDİ, MENÜDEKİ EN PAHALI ETİ SİPARİŞ ETTİ VE BİR KADIN GARSONUN ELİNE TUTUŞTURDUĞU NOT HAYATINI SONSUZA DEK DEĞİŞTİRDİ. İskender Varlı 42 yaşındaydı và parayla satın alınabilecek her şeye sahipti: özel jetler, Nişantaşı’nda Boğaz manzaralı bir çatı katı, milyon liralık yatırımlar và insanların sadece một akşam yemeğiyle hava atmak için servet ödediği lüks bir et restoranı zinciri. Dışarıdan bakıldığında hayatı kusursuz görünüyordu. İçeriden bakıldığında ise bomboştu. Övgüler yapmacık duruyor, kahkahalar çok hızlı yükseliyor và hiç kimse ona gerçekten ne düşündüğünü söylemiyordu. Ne yöneticileri, ne yatırımcıları, ne de soyadının arkasındaki adamın gözüne girmek için etrafında pervane olan kadınlar. Bu yüzden, birkaç ayda bir İskender ortadan kaybolurdu. Takım elbiseyi, şoförü và Varlı soyadını geride bırakırdı. İkinci elci montunu, eski püskü botlarını giyer, ucuz bir gözlük takar và kimsenin dönüp ikinci kez bakmayacağı bir adam gibi sokaklarda yürürdü. O gece İskender değildi. Sadece İshak’tı: yorgun, görünmez, önemsiz bir adam. Rotası, kendi restoran zincirinin İstanbul’daki gözbebeği olan “Altın Boğa”ydı. Raporların göstermediği şeyleri kendi gözleriyle görmek istiyordu. İçeri girdiğinde onu mühürlenen etlerin kokusu, pahalı şaraplar, tereyağı và lüks parfüm kokuları karşıladı. Her şey parıldıyordu: cilalı ahşaplar, kusursuz kadehler, amber rengi loş ışıklar và zarafet sanki doğalarında varmış gibi davranan zenginlerin mırıltıları. Karşılamadaki görevli kadın, profesyonel bir gülümsemeyle başını kaldırdı. Sonra adamın montunu gördü. Gülümseme bir anda yok oldu. — Rezervasyonunuz var mıydı, beyefendi? — Hayır. Sadece tek kişilik bir masa. Kadın ekrana isteksizce dokundu. — Bu akşam tamamen doluyuz. Sizi mutfağa yakın bir yere oturtabilirim. Restoranın en kötü masasıydı: sürekli açılıp kapanan mutfak kapılarının dibinde; tabak gürültüsünün, sıcağın và bağırış çağırışların tam ortasında. İskender başıyla onayladı. — Harika. Oradan restoranını, bir röntgen filmine bakan doktor gibi incelemeye başladı. Her şey tıkır tıkır işliyordu. Her şey parıldıyordu. Her şey para getiriyordu. Ama bir şeyler yanlıştı. Hizmet; müşterinin saatine, ceketinin kesimine, çantasının markasına göre değişiyordu. Zenginlere daha çok gülümseniyor, daha çok açıklama yapılıyor, daha çok müsamaha gösteriliyordu. Diğerlerine ise zar zor katlanılıyordu. İşte tam o sırada onu gördü. Yakasındaki isimlikte GÜL yazıyordu. En fazla 26 yaşlarında olmalıydı. Üniforması kusursuzdu ama ayakkabılarının tabanları aşınmıştı. Gözlerinde yorgun bir ifade vardı, yine de diğerlerinden tamamen farklı bir duruşa sahipti. İçten bir kibarlıkla masaya yaklaştı. — İyi akşamlar, beyefendi. Başlamak için size bir içecek ikram edebilir miyim? İskender menüdeki en ucuz birayı sipariş etti. Kızın yüz ifadesi hiç değişmedi. Yargılamadı. Dudak bükmedi. — Elbette. Geri geldiğinde, İskender mekânın en pahalı etini sipariş etti. — Hünkar Lokumu istiyorum. Üzerine kaz ciğeri de ekleyin. Ve 1998 rekolte bir kadeh lüks şarap.