Soruşturma dosyasında, o geceye ilişkin hazırlık notları da vardı. Yetkililer Vedat’ın beni korkutarak evde belge aramayı planladığına dair bulgular elde ettiklerini söylediler. Niyetinin ne kadar ileri gidebileceğini kesin olarak kimse bilemezdi. Ama kapımı denediği, evimi izlediği ve benimle ilgili notlar tuttuğu artık yalnızca bir şüphe değildi. O gece Murat Bey dönüşü kaçırmasaydı, ben muhtemelen hiçbir şeyden habersiz eve gidecektim. Bu düşünce uzun süre uykularımı kaçırdı. Birkaç hafta geçici olarak başka bir yerde kaldım. Oğlum yanıma geldi. İlk gördüğümde yüzünün ne kadar yorulduğunu fark ettim. Beni kucakladı. “Bir daha böyle şeyleri tek başına yaşamaya çalışma,” dedi. “Bana kızdın mı?” “Hayır anne. Sadece korktum.” Mutfakta oturduk. Ona çay yaptım. Kemal’in ölümünden sonra ilk kez oğlumla uzun uzun konuştuk. Babasını ne kadar özlediğinden bahsetti. Son aylarında onu daha sık ziyaret etmediği için kendini suçladığını söyledi. Ben de hastaneden eve döndüğüm ilk geceyi anlattım. Kapıyı açtığımda ayakkabılarını gördüğümü. Bir süre onları kaldırmaya elim varmadığını. Yatağın boş tarafına uzun süre dokunamadığımı. Oğlum sessizce dinledi. Sonra elimi tuttu. “Anne, benim senden uzak durmamın sebebi seni sevmemem değildi. Babamı kaybettikten sonra ne söyleyeceğimi bilemedim.” “Ben de bilemedim,” dedim. O günden sonra telefon konuşmalarımız biraz değişti. Hâlâ her gün uzun uzun görüşmüyoruz. Ama artık gerçekten nasıl olduğumuzu soruyoruz. Dava süreci aylar sürdü. Bu süre içinde eski iş yerim de değişti. Arşiv bir süre kapatıldı. Kayıt sistemleri yeniden incelendi. Güvenlik yetkileri düzenlendi. Dosya giriş çıkışlarında birden fazla kişinin onayı zorunlu hâle getirildi. Amirimle ilk görüştüğüm gün, “Keşke bu işi sana vermeseydim,” dedi. “Niye?” “Başına bunlar gelmezdi.” “Ben olmasaydım başka biri fark edecekti,” dedim. “Hem bunları yapan ben değildim.” O da başını eğdi. “Yine de korktum.” O an anladım ki yaşadıklarımız yalnızca beni etkilememişti. Çalıştığım insanlar da korkmuştu. Kimisi kendi ailesini düşünüyordu. Kimisi yıllardır sakladıkları dosyalara nasıl böyle müdahale edilebildiğini anlamaya çalışıyordu. İşime döndüğüm ilk gece masamın üzerine bir bardak çay koydum. Eskiden yaptığım gibi dosyaları açtım. Ama kapıdan gelen her seste başımı kaldırıyordum. Koridorda bir ayak sesi duyduğumda kalemimi bırakıyordum. Bir akşam amirim yanıma oturdu. “İstersen gündüz vardiyasına geçebilirsin,” dedi. Bir süre düşündüm. Sonra, “Şimdilik böyle devam etmek istiyorum,” dedim. Bunu cesaret göstermek için söylemedim. Hayatımda bana ait olan küçük düzeni bütünüyle kaybetmek istemiyordum. Zamanla korkum azaldı. Tamamen geçmedi. Belki bazı şeylerin tamamen geçmesi gerekmiyordur. İnsan yaşadıklarından sonra biraz daha dikkatli oluyor, o kadar. Duruşma günü mahkemeye oğlumla gittim. Murat Bey de oradaydı. Onu koridorda gördüğümde yanında annesinin hastaneden kalma küçük bir çantası vardı. Sabah annesinin işlerini halledip geldiğini söyledi. Daha önce ondan annesi hakkında biraz şey öğrenmiştim. Elektrik ve bina bakım sistemlerinde çalışmıştı. Yıllar önce geçirdiği bir iş kazasından sonra belinde kalıcı ağrılar başlamıştı. Eski işini sürdürememiş, geceleri şoförlük yapmaya başlamıştı. Annesinin hafızası da giderek zayıflıyordu. Gündüzleri onunla ilgilenebilmek için gece çalışıyordu. Bir keresinde bana şöyle demişti: “Annem bazen sabah ne yediğini hatırlamıyor ama çocukken giydiğim mavi kazağı anlatıyor. Garip bir şey hafıza.” O gün mahkemede bunları düşündüm. Murat Bey’in kendi hayatında da yeterince sıkıntısı vardı. Benim başıma gelenlerle ilgilenmek zorunda değildi. Ama ilgilenmişti. Duruşmada benden yaptığım işi anlatmam istendi. Eksik belgeleri nasıl fark ettiğimi, hangi kayıtları karşılaştırdığımı, iş yerinde neler gördüğümü söyledim. Sokağımdaki adamı anlattığımda sesim titredi. Murat Bey’in arabada söylediği cümleleri hatırlarken durdum. Hâkim bana su isteyip istemediğimi sordu. Bir bardak su içtim. Sonra devam ettim. Vedat duruşma boyunca çoğunlukla önüne bakıyordu. Onunla göz göze gelmek istemedim. Yalnızca bir ara yüzüne baktım. Yıllar önce Kemal’in yanında fotoğrafı çekilmiş adamın artık çok yaşlandığını fark ettim. Kızgın mıydı, pişman mıydı, yoksa yalnızca yakalanmış olduğu için mi üzgündü, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, benim ve başkalarının hayatına zarar veren işlere karıştığıydı. Murat Bey de tanık olarak konuştu. Soruları kısa ve açık cevapladı. Hangi tarihlerde Vedat’ı taşıdığını, neler duyduğunu, hangi arabayı gördüğünü anlattı. Notlarının ne zaman tutulduğunu açıkladı. Ses kayıtları ve diğer deliller incelendi. Tanıkların ifadeleriyle karşılaştırıldı. Savunma, onun bazı konuşmaları yanlış anlamış olabileceğini öne sürdü. Murat Bey bunu reddetti. “Duyduklarımı not ettim,” dedi. “Görmediğim bir şeyi gördüm diye söylemedim.” Sonra bir an durdu. “Ben yalnızca Nermin Hanım’ın kapısına gitmesini istemedim. Çünkü o gece orada birinin onu bekliyor olabileceğini düşünüyordum.” Bunu duyunca başımı eğdim. Kendimi tutmaya çalıştım. Oğlum yanımda oturuyordu. Elini sırtıma koydu. Davanın sonunda Vedat, mali usulsüzlükler, belgeler üzerinde yapılan müdahaleler ve bana yönelik eylemleriyle ilgili suçlardan mahkûm edildi. Başka kişiler hakkındaki soruşturmalardan bazıları ayrıca sürdü. Mahkemenin kararı açıklandığında insanların rahatlayacağını sanırdım. Ben rahatlamadım. En azından hemen değil. Adliye binasından çıktığımızda güneş vardı. İnsanlar otobüse yetişmeye çalışıyor, kaldırımda simit satılıyordu. Hayat normal biçimde sürüyordu. Ben ise bir süre nereye gideceğimi bilemedim. Oğlum, “Anne, yemek yiyelim mi?” diye sordu. Aç değildim. Murat Bey de çıkışta yanımıza geldi. “Geçmiş olsun,” dedi. Söyleyecek başka bir şey bulamıyor gibiydi. Ben de bulamıyordum. Sonunda yalnızca, “İyi ki o gece oradaydınız,” dedim. Başını hafifçe eğdi. “İyi ki bana güvendiniz.” Belki aramızdaki en önemli şey gerçekten buydu. Çünkü düşününce, arabayı başka bir yöne süren bir şoförden korkmam da çok normaldi. O gece onun söylediklerini dinlemek yerine paniğe kapılabilirdim. Murat Bey de şüphelendiği şeyleri görmezden gelebilirdi. İkimiz de birbirimizin hayatında yalnızca kısa süre bulunan insanlardık. Ama aylardır süren küçük konuşmalar, o gece birbirimizi dinlememizi sağlamıştı. Eve döndüğümde kapı kilitleri değiştirilmişti. Bahçeye hareket sensörlü lambalar takılmış, arka pencerenin mandalı yenilenmişti. İlk gece bütün ışıkları açık bıraktım. Kemal’in fotoğrafını salondaki küçük masanın üzerine koydum. “Biliyor musun Kemal,” dedim, “senin okulda yıllar önce yaşadığın olay benim başıma kadar geldi.” Sonra kendi sözüm bana tuhaf geldi. Fotoğraftaki yüzüne baktım. “Keşke burada olsaydın.” Cevap gelmedi. Zaten beklemiyordum. Ama uzun zamandır ilk kez ona sesli konuşmuştum. Ertesi sabah bahçeye çıktım. Kuruyan dalları temizledim. Kemal’in sevdiği güllerin dibindeki toprağı biraz havalandırdım. Bir komşum duvarın üzerinden seslendi. “Nermin abla, iyi misin?” “İyiyim,” dedim. Sonra durup ekledim. “Biraz daha iyi olmaya çalışıyorum.” Murat Bey gece çalışmaya devam etti. Ben de arşive dönmüştüm. Beni yine sık sık o bırakıyordu. Ama bu kez ön koltuğa oturmaya başladım. İlk birkaç akşam pek konuşmadık. Sonra eskisi gibi gündelik şeylerden söz etmeye başladık. Annesinin doktor randevusundan. Benim bahçemde yeniden açan güllerden. Ankara’nın bitmeyen trafiğinden. Bir akşam arabası kırmızı ışıkta dururken telefonu çaldı. Ekrana baktı. Yüzündeki ifadeyi fark ettim. “Bir sorun mu var?” diye sordum. “Yok,” dedi. “Oğlum arıyor.” Bir an kararsız kaldı. Sonra telefonu açtı. Konuşmaları çok kısa sürdü. Murat Bey, “İyiyim oğlum. Sen nasılsın?” dedi. Karşıdan gelen cevabı duyamadım. “Evet, haberlerde çıkmış. Ama şimdi her şey yolunda.” Bir süre dinledi. Sonra sesi değişti. “Tabii ki görüşürüz. Ne zaman istersen.” Telefonu kapattığında gözleri dolmuştu. Arabayı uygun bir yerde kenara çekti. “Dört yıldır bana böyle konuşmamıştı,” dedi. “Ne söyledi?” “Buluşmak istiyormuş.” Başını direksiyona doğru eğdi. Bir müddet sessizce oturduk. Sonra cebinden bir mendil çıkardı. “Haberlerde beni görmüş,” dedi. “Yaptıklarımı okumuş. Benimle konuşmak istediğini söyledi.” “Bu güzel bir şey.” “Evet.” Gülümsedi ama gözlerinden yaş gelmeye devam ediyordu. “İnsan bazen bir telefonun bu kadar önemli olabileceğini unutuyor.”O an aklıma kendi oğlum geldi. Belki insanlar birbirlerinden tamamen kopmuyor. Bazen yalnızca yeniden konuşmaya nasıl başlayacaklarını bilemiyorlar. “Gidin, görüşün,” dedim. “Ama hemen her şeyi düzeltmeye çalışmayın. Önce birbirinizi dinleyin.” Bana baktı. “Benim artık öğrenmem gereken şey o galiba.” Birkaç hafta sonra Murat Bey beni annesiyle tanıştırdı. Küçük, temiz bir dairede yaşıyordu. Pencerenin önünde çiçekler vardı. Salonun bir köşesinde eski aile fotoğrafları duruyordu. Annesi beni ilk gördüğünde gülümsedi. “Hoş geldin kızım,” dedi. Elini öptüm. Bir süre oturduk, çay içtik. Bazen aynı soruyu iki defa soruyordu. Murat Bey her seferinde sakince cevap veriyordu. Bir ara oğluna dönüp, “Sen bugün işe gitmeyecek misin?” dedi. “Akşam gideceğim anne.” “Geç kalma.” “Tamam anne.” Murat Bey bana baktı. İkimiz de gülümsedik. Annesi sonra bana dönüp, “Bu çocuk küçükken de eve geç gelirdi,” dedi. Murat Bey’in yüzünde o zamana kadar görmediğim bir ifade vardı. Yorgundu ama mutluydu. O gün evden ayrılırken annesi elime küçük bir poşet tutuşturdu. İçine kendi yaptığı kurabiyelerden koymuştu. “Evde çayla yersin,” dedi. Poşeti alırken gözlerim doldu. Çok sıradan bir şeydi aslında. Ama uzun zamandır birinin bana eve götürmem için bir şey hazırlamasına alışık değildim. Pazar günleri zaman zaman birlikte yemek yemeye başladık. Önce yalnızca Murat Bey’le ben. Sonra annesi de katıldı. Bir süre sonra oğlu da geldi. İlk geldiği akşam ikisi biraz çekingen davranıyordu. Ne konuşacaklarını bilemedikleri belliydi. Murat Bey oğluna çorba uzattı. “Tuz ister misin?” “Yok baba, iyi böyle.” Sonra ikisi de sustu. Ben mutfağa gidip çaydanlığı kontrol ettim. İçeriden hafifçe konuştuklarını duyuyordum. Ne dediklerini anlayamadım. Anlamaya da çalışmadım. O akşam vedalaşırken oğlu babasına sarıldı. Murat Bey’in elleri önce iki yanında kaldı. Sonra oğlunun sırtına koydu. İkisini öyle görünce Kemal’le oğlumun son kez vedalaştıkları günü hatırladım. İnsan bazı anları yaşarken önemini anlamıyor. Sonradan o anlara tekrar dönmek istiyor. Murat Bey’le oğlunun birbirlerine yeniden alışması kolay olmadı. Bazen görüşüyorlar, bazen telefonla konuşuyorlardı. Geçmişteki kırgınlıkları bir gecede ortadan kalkmadı. Ama artık konuşmaya çalışıyorlardı. Bu bile çok şeydi. Aradan birkaç ay geçti. Murat Bey’in oğlu işini Ankara’ya taşımayı düşündüğünü söyledi. Babasına daha yakın olmak istiyordu. Benim oğlum da Eskişehir’den daha sık gelmeye başlamıştı. Bir pazar günü hepimiz küçük bir sofrada buluştuk. Murat Bey’in annesi yine aynı hikâyeyi anlattı. Murat Bey çocukken mahallede kaybolmuş, sonra komşular onu bakkalın önünde bulmuş. Hikâyenin bazı yerleri her anlatışında değişiyordu. Murat Bey, “Anne, ben kaybolmamıştım, sen beni görmemiştin,” dedi. Annesi elini salladı. “Sen öyle hatırla.” Hepimiz güldük. Sofrada bir an durup etrafıma baktım. Kemal’in ölümünden sonra evimde yeniden böyle bir kalabalık olacağını düşünmemiştim. O zamanlar yalnızlığın ömür boyu süreceğini sanıyordum. Şimdi ise hayatımda hiç beklemediğim insanlar vardı. Murat Bey’le aramızdaki bağı bir kelimeyle anlatmak zor. Bazen arkadaşlık, bazen aile yakınlığı gibi. Birbirimizin hayatındaki bütün eksikleri doldurmadık. Kemal’in yokluğu hâlâ oradaydı. Murat Bey’in geçmişte yaşadığı kırgınlıklar da öyle. Ama artık zor bir gün geçirdiğimizde arayabileceğimiz biri vardı. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu ikimiz de biliyorduk. Arşivde bir süre sonra genç bir kadın işe başladı. Adı Elif’ti. Yirmili yaşlarının sonlarındaydı. Gece çalışmaya yeni alışıyordu. İlk günlerde sürekli saate bakıyordu. Dosyaları yanlış yere koymaktan korkuyor, küçük şeyler için bile özür diliyordu. Bir akşam mutfakta tek başına oturduğunu gördüm. “Çay içer misin?” diye sordum. “Olur,” dedi. “Ama siz zahmet etmeyin.” “Zahmet değil.” İki bardak çay hazırladım. Birini önüne koydum. “Ben de ilk başladığımda çok zorlanmıştım,” dedim. “Gerçekten mi?” “Tabii. İnsan her şeyi hemen öğrenemiyor.” Gülümsedi. “Ben de bugün kendimi çok beceriksiz hissettim.” “Yarın başka bir şey öğreneceksin. Böyle böyle alışacaksın.” O gece birlikte çalıştık. Çıkışta Elif, “Nermin abla, bugün benimle konuşmanız iyi geldi,” dedi. “Ne güzel.” “Bazen burada kimse beni fark etmiyor sanıyorum.” O cümleyi duyunca Murat Bey’i düşündüm. İlk gece arabasına bindiğimde onun hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Yorgun gözlerini görmüştüm ama neden yorgun olduğunu bilmiyordum. Onun da benim yalnızlığımı bilmediği gibi. Sonra küçük bir termos çayla başlayan konuşmalar ikimizin de hayatında yer edinmişti. Elif’e gülümsedim. “Fark edilmek güzel bir şey,” dedim. “Evet abla.” O akşam Murat Bey arabayla geldiğinde elimde yine iki termos vardı. Birini ona verdim. “Bugün papatya çayı yaptım.” “Teşekkür ederim Nermin Hanım.” Arabanın ön koltuğuna oturdum. Yol boyunca çok konuşmadık. Evimin bulunduğu sokağa yaklaştığımızda verandamdaki yeni lambanın yandığını gördüm. Murat Bey arabayı her zamanki yere çekti. “İyi geceler,” dedim. “İyi geceler. Sabah annenizle değil, annemle doktor kontrolüne gideceğiz. Pazar için haberleşiriz.” “Tamam. Ben de börek yaparım.” Güldü. “Annem çok sevinir.” Arabadan indim, bahçe kapısını açtım. Evin kapısına kadar yürüdüm. Arkamı döndüğümde Murat Bey hâlâ bekliyordu. Elimi kaldırdım. O da elini kaldırdı. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra arabasının uzaklaştığını duydum. Alışkanlıklarını değiştirmemişti. Ben de artık bunu yadırgamıyordum. Şimdi altmış iki yaşındayım. Hâlâ aynı evde oturuyorum. Hâlâ gece çalışıyorum. Bahçedeki güller yine açıyor. Bazen sulamayı unutuyorum, bazen gereğinden fazla suluyorum. Kemal olsa muhtemelen söylenirdi. Oğlumla daha sık görüşüyoruz. Murat Bey’in annesi bazen beni tanıyor, bazen yeniden tanışmışız gibi davranıyor. Her defasında ona kendimi anlatıyorum. O da her defasında çay içip içmeyeceğimi soruyor. Hayatım eskisi gibi olmadı. Belki hiçbir zaman olmayacak. Ama artık bunu kötü bir şey olarak görmüyorum. O yağmurlu geceyi hâlâ hatırlıyorum. Murat Bey’in her zamanki sapağı kaçırmasını. Dikiz aynasından bana bakışını. Sesindeki endişeyi. Ve arabada söylediği o cümleyi: “Nermin Hanım, bu gece evinize gitmenize izin veremem.” O zaman bana çok korkutucu gelmişti. Şimdi düşününce, belki de uzun zamandır kimsenin bana söylemediği bir şeyin başka türlü söylenişiydi. Ben sizin başınıza bir şey gelmesini istemiyorum. Bunu her düşündüğümde mutfaktaki küçük termoslara bakıyorum. Bir zamanlar yalnızca bir şoförün gece boyunca üşümemesi için hazırladığım çayın bizi birbirimize yaklaştıracağını nereden bilebilirdim? Murat Bey benim hayatımı kurtardı. Ama ben ona bir gün teşekkür ettiğimde şöyle dedi: “Nermin Hanım, siz de beni insan yerine koydunuz. Bazen gece boyunca direksiyon başında oluyorum. Arabama binenler yüzüme bile bakmıyor. Siz bana ilk çay verdiğinizde eve gidince anneme anlattım.” “Ne dedi anneniz?” “Dedi ki, demek hâlâ birbirini düşünen insanlar var.” Bunu duyunca gülümsedim. Çünkü benim yaptığım şey çok küçüktü. Birkaç kaşık çay. Biraz sıcak su. Küçük bir termos. Karşılığında hiçbir şey beklemediğim sıradan bir davranış. O da bana yardım ederken karşılık beklememişti. Sadece gördüğü şeyleri önemsemiş, şüphelendiğinde susmamıştı. Bazen hayatımızı büyük kararların değiştirdiğini düşünüyoruz. Oysa dönüp baktığımda, benim hayatımın yönünü değiştiren şeyler çok daha küçüktü. Bir bardak çay. İki insanın birbirini dinlemesi. Ve yağmurlu bir gecede kaçırılan bir yol ayrımı. Kemal’in ölümünden sonra bir daha kimsenin beni gerçekten merak etmeyeceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Artık geceleri evimin ışığını söndürürken bunu biliyorum. Sizce, günlük hayatta yalnızca kısa süre karşılaştığımız insanlara gösterdiğimiz küçük bir ilgi, bazen düşündüğümüzden çok daha büyük bir anlam taşıyabilir mi?