GEÇEN SALI 60 YAŞIMA GİRDİM

"Aradım, Figen. Defalarca aradım." Oğuz, babasının yatağının yanındaki çekmeceden bir telefon çıkardı. Ekranda bana gönderilmiş onlarca mesaj vardı. Ancak numara benim değildi. Bir anda her şeyi anladım. Annem öldükten sonra telefon numaramı değiştirmiştim. Turgay ise eski numaramı bulmuştu. "Sonra hastalandım," dedi. " Kanser olduğumu öğrendiğimde seni bulmaktan vazgeçtim. Hayatına ölüm döşeğindeki bir adam olarak girmek istemiyordum." "Öyleyse neden şimdi aradın?" Turgay zayıfça gülümsedi. "Çünkü bugün altmış yaşındayız, Figen. Ve sana verdiğim sözü tutmadan ölmek istemiyorum." O an kırk bir yıllık özlemim bir anda öfkeye dönüştü. "Kimin adına karar verdin sen? Benim seni hasta hâlinle sevmeyeceğimi nereden çıkardın?" Turgay cevap veremedi. Elini tuttum. "Hayatımızın yarısını başkalarının bizim yerimize verdiği kararlar yüzünden kaybettik. Kalanını da senin korkuların yüzünden kaybetmeye niyetim yok!" İlk kez gülümsedi. Ancak tam o sırada odadaki cihazlardan biri ötmeye başladı. Turgay'ın yüzü acıyla kasıldı. Nefes almakta zorlanıyordu. Kapı açıldı. İçeri hemşireler ve doktorlar girdi. Beni dışarı çıkardılar. Koridorda Oğuz'la birlikte beklerken hayatımda hiç bu kadar korkmadığımı fark ettim. Onu yeniden bulmuştum. Ve şimdi tekrar kaybetmek üzereydim. Yaklaşık yirmi dakika sonra doktor yanımıza geldi. "Turgay Bey'in durumu ciddi. Hastalığı oldukça ilerlemiş. Önümüzdeki günler belirleyici olacak." Duvara yaslandım. Oğuz omzuma dokundu. "Babam yıllarca sizi anlattı," dedi. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Annen buna nasıl izin verdi?" Oğuz acıyla gülümsedi. "Annem beş yıl önce öldü. Ama ölmeden önce bana babamın gençliğinde başka bir kadını sevdiğini söylemişti." Sustum. "Annemle babam birbirlerine saygı duyarlardı. Ancak annem, babamın kalbinde hiçbir zaman dolduramadığı bir yer olduğunu biliyordu." Oğuz cebinden küçük bir anahtar çıkardı. "Babam, başına bir şey gelirse bunu size vermemi istedi." Anahtarı aldım. "Neyin anahtarı?" "Yıllardır kimsenin girmediği bir evin." Ertesi sabah Oğuz'la birlikte hastaneden ayrıldık. Arabamız, çocukluğumun geçtiği mahalleye doğru ilerliyordu. Bir süre sonra eski futbol sahasının karşısındaki sokağa girdik. Gördüğüm manzara karşısında gözlerime inanamadım. Turgay, yıllar önce birlikte hayalini kurduğumuz küçük evi satın almıştı. Bahçesinde kocaman bir dut ağacı vardı. On dokuz yaşındayken ona, bir gün böyle bir evde yaşamak istediğimi söylemiştim. Kapıyı açtığımızda salonun ortasında büyük bir sandık gördüm. İçerisinde yıllar boyunca bana yazılmış yüzlerce mektup vardı. Bazılarının üzerinde doğum günlerimin tarihleri yazıyordu. Birini açtım. "Sevgili Figen, bugün otuz yaşına girdin. Acaba mutlu musun? Umarım seni gerçekten seven biriyle karşılaşmışsındır." Başka bir mektup kırkıncı yaş günümde yazılmıştı. "Bugün oğlum ilk kez âşık olduğunu söyledi. Ona sevdiği kadına duygularını zamanında anlatmasını öğütledim. Keşke aynı cesareti ben de gösterebilseydim." Son mektubun üzerinde ise altmışıncı doğum günümün tarihi vardı. Zarfı açtım. "Figen'im, sana verdiğim sözü unutmadım. Eğer hâlâ yalnızsan ve kader bana biraz daha zaman tanırsa seni bu evin bahçesinde bekleyeceğim." Mektubu göğsüme bastırarak ağladım. O anda bir karar verdim. Hastaneye döndüğümde Turgay'ın yanına oturdum. "Seninle evlenmek istiyorum." Şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Figen, ben..." "Sus! Kırk bir yıl bekledim. Bir gün daha beklemeyeceğim." Üç gün sonra hastane bahçesinde küçük bir nikâh töreni düzenledik. Oğuz şahidimiz oldu. Turgay tekerlekli sandalyesindeydi. Ben ise annemin yıllarca sandığında sakladığı eski bir elbiseyi giymiştim. Parmağıma kırk bir yıl önce aldığı yüzüğü takarken elleri titriyordu. "Geç kaldım," diye fısıldadı. Başımı salladım. "Hayır. Sonunda geldin." Ancak hikâyemiz orada bitmedi. Nikâhımızdan iki hafta sonra Turgay'ın sağlık durumu biraz düzeldi. Doktorların izniyle onu yıllar önce satın aldığı küçük eve götürdük. Bahçedeki dut ağacının altında otururken başını omzuma yasladı. "Figen, bana kızgın mısın?" "Neden?" "Kaybettiğimiz kırk bir yıl için." Bir süre düşündüm. "Eskiden olsaydım kızgın olurdum. Ama artık değilim." "Neden?" "Çünkü geçmişe kızarak kalan zamanımızı da kaybetmek istemiyorum." Turgay elimi öptü. O yaz birlikte tam kırk bir mektup yazdık. Her biri yaşayamadığımız yıllardan birine aitti. Bazılarında hayalimizdeki yolculukları anlattık, bazılarında birbirimize soramadığımız soruları cevapladık. Sonbaharın ilk günlerinde Turgay hayatını kaybetti. Cenazesinden sonra Oğuz, babasının bana bıraktığı son mektubu getirdi. "Figen'im, bir zamanlar altmış yaşına geldiğimizde birbirimizi bulacağımıza söz vermiştik. Ben yıllarca o sözün peşinden gittim. Ama sonunda anladım ki önemli olan birlikte kaç yıl geçirdiğimiz değil, birbirimizin hayatına ne kadar sevgi sığdırdığımızmış." Mektubun son satırında ise şu sözler yazıyordu: "Sana kırk bir yıl geç kaldım. Ama ömrümün en güzel günlerini seninle yaşadım." Bugün hâlâ o küçük evde yaşıyorum. Her sabah dut ağacının altındaki iki sandalyeden birine oturuyor, diğerine Turgay'ın fotoğrafını koyuyorum. Oğuz ve çocukları sık sık beni ziyarete geliyor. Artık onların da ailesinden biriyim. Bazen insanlar altmış yaşında evlenip birkaç ay sonra dul kalmanın büyük bir talihsizlik olduğunu söylüyor. Onlara hep aynı cevabı veriyorum: "Ben kırk bir yıl boyunca yaşayamadığım bir aşkın yasını tuttum. Sonra o aşk geri döndü ve bana yeniden yaşamayı öğretti." Çünkü gerçek sevgi, insanın hayatında kaç yıl kaldığıyla ölçülmez. Bazen bütün bir ömrün anlamı, sevdiğiniz insanın elini son kez tutarken birbirinize söyleyebildiğiniz iki kelimede saklıdır: "İyi ki...Turgay’ın son mektubundaki o iki kelimeyi okuduğumda, gözlerimden süzülen yaşları durduramadım. İyi ki… İyi ki seni tanıdım. İyi ki seni sevdim. İyi ki kırk bir yıl sonra da olsa yeniden buldum. Mektubu göğsüme bastırdım. Sanki yıllar önce kaybettiğim gençliğime, yarım kalan hayallerime ve bir daha asla duyamayacağımı düşündüğüm o sese sarılıyordum. O gece uyuyamadım. Sabaha karşı kalkıp bahçeye çıktım. Dut ağacının dalları hafifçe sallanıyordu. Turgay’ın oturduğu sandalyeye baktım ve ilk kez onun yokluğunun yalnızca bir kayıp olmadığını hissettim. Çünkü geride bana bırakılmış yüzlerce mektup, birlikte yaşadığımız kısa ama kıymetli günler ve kalbimin en derininde yeniden filizlenen bir umut vardı. Ertesi gün Oğuz yanıma geldi. Elinde küçük, ahşap bir kutu taşıyordu. Figen teyze, dedi, babam bunu size nikâhınızdan birkaç gün önce hazırlamış. Ama bana, ancak kendinizi hazır hissettiğinizde vermemi söyledi. Kutuyu açtığımda içinde eski bir fotoğraf, birkaç sayfa kâğıt ve küçük bir not buldum. Fotoğrafı elime aldım. Gençlik yıllarımızdan kalmaydı. Turgay’ın kolu omzumdaydı, ben başımı ona yaslamıştım. İkimiz de geleceğin önümüzde uzanan uzun bir yol olduğuna inanıyorduk. Notta ise şu cümle yazıyordu: Figen, eğer bir gün benden sonra bu evi terk etmek istersen, seni burada tutan hiçbir şey olmasın. Ama gitmeden önce sandığın en altındaki mektubu oku. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Oğuz’a baktım. Sandığın en altındaki mektup mu? Başını salladı. Babam özellikle onu söylememi istedi. Birlikte salona geçtik. Yıllardır sakladığım yüzlerce mektubun bulunduğu sandığı açtım. Zarfları tek tek kaldırdım. En dipte, diğerlerinden farklı, krem rengi bir zarf duruyordu. Üzerinde yalnızca adım yazılıydı. Figen. Zarfı açtığımda Turgay’ın el yazısıyla karşılaştım. Sevgilim, Bu mektubu okuyorsan artık yanında değilim demektir. Sana anlatamadığım bir şey daha var. Yıllarca seni ararken yalnızca geçmişimizi değil, geleceğimizi de düşündüm. Bir gün sana kavuşursam, hayatımızın kalanını sadece kaybettiğimiz yılları konuşarak geçirmeyeceğimize söz verdim. Bu yüzden o küçük evi satın aldığımda yalnızca seninle yaşayacağımız günleri düşünmedim. Bir gün kapımızı çalacak gençlerin de hayalini kurdum. Bahçedeki dut ağacının altında bir kitaplık yaptırdım. Sen çocukken insanlara kitap okumayı ne kadar çok istediğini anlatırdın. Belki hatırlamazsın ama bir gün, yaşlandığımızda mahalledeki çocuklara kitap okuyacağımızı söylemiştin. Ben o hayali hiç unutmadım. Mektubu okurken başımı kaldırıp bahçeye baktım. Dut ağacının hemen yanında, sarmaşıkların arkasında küçük bir ahşap yapı duruyordu. Daha önce dikkat etmemiştim. Kapısını açtığımızda raflara özenle dizilmiş kitaplar gördük. Çocuk hikâyeleri, romanlar, şiir kitapları ve Turgay’ın kendi elleriyle hazırladığı küçük bir masa… Masanın üzerinde bir tabela vardı. Figen ve Turgay’ın Kitap Evi. Dizlerimin bağı çözüldü. Sandalyeye oturup ağlamaya başladım. Turgay, yalnızca benimle yaşayacağı günleri değil, ben onsuz kaldığımda da hayatıma devam edebilmem için bir şeyler bırakmıştı. O günden sonra evimizin kapısını mahalledeki çocuklara açtım. Her hafta sonu bahçede toplanıyor, onlara masallar okuyor, bazen de kendi çocukluk anılarımı anlatıyordum. Çocuklar dut ağacının altında kahkahalarla koşuştururken Turgay’ın da bir yerlerden bizi izlediğine inanıyordum. Bir gün küçük bir kız yanıma gelip sordu: Figen teyze, bu fotoğraftaki amca kim? Fotoğrafı elime aldım. Genç Turgay bana gülümseyerek bakıyordu. Benim hayatımın en büyük aşkı, dedim. Peki neden artık burada değil? Bir an sustum. Sonra onun küçük ellerini avuçlarımın arasına aldım. Bazı insanlar yanımızda sonsuza kadar kalamaz yavrum. Ama bize öyle güzel şeyler bırakırlar ki, gittikten sonra bile hayatımıza dokunmaya devam ederler. Kız çocuğu fotoğrafa baktı, sonra bana sarıldı. O an Turgay’ın bana bıraktığı en büyük mirasın ev, mektuplar ya da yüzük olmadığını anladım. Bana yeniden sevmeyi, kaybettikten sonra da yaşamayı ve geçmişin acısını geleceğin umuduna dönüştürmeyi öğretmişti. Yıllar geçti. Saçlarım bembeyaz oldu. Ellerim eskisi kadar güçlü değildi. Ama her sabah dut ağacının altındaki iki sandalyeyi yine yan yana koyuyordum. Birinde ben oturuyordum. Diğerinde Turgay’ın fotoğrafı duruyordu. Bazen mektuplarımızı yeniden okuyordum. Bazen gözlerimi kapatıp onun sesini hatırlamaya çalışıyordum. Ve her seferinde aynı şeyi düşünüyordum: Keşke daha erken buluşsaydık… Keşke annem korkularına yenilmeseydi… Keşke biz de herkes gibi gençliğimizde el ele yürüyebilseydik. Ama sonra kendime kızıyordum. Çünkü keşkelere tutunmak, onunla geçirdiğim o güzel günleri gölgelemekten başka bir işe yaramıyordu. Bir akşam, güneş dut ağacının dalları arasından batarken Turgay’ın son mektubunu yeniden açtım. Kâğıdın kenarları yıpranmış, mürekkebi biraz solmuştu. Son satırları bir kez daha okudum. Bana kırk bir yıl geç kaldığını düşünme, Figen. Ben seni sevdiğim günden itibaren hep seninle yaşadım. Sen benim hayatımda olmadığında bile hayallerimde vardın. Bir gün beni çok özlersen gökyüzüne bakma. O kadar uzakta değilim. Bir çocuğun kahkahasında, dut ağacının gölgesinde, açtığın her kitapta ve kalbinin yeniden attığını hissettiğin her anda beni bulacaksın. Çünkü biz birbirimizi kaybetmedik sevgilim. Yalnızca birbirimize giden yolu çok geç bulduk. Mektubu özenle katlayıp göğsüme bastırdım. Sonra boş sandalyeye baktım ve dudaklarımın arasından yıllardır içimde taşıdığım o cümle döküldü. İyi ki geri döndün, Turgay. İyi ki bana bir kez daha sevmenin mümkün olduğunu gösterdin. İyi ki hayatımızın sonbaharında bile bahar yaşayabileceğimizi öğrettin. O gece ilk kez, onun yokluğuna rağmen huzurla uyudum. Çünkü artık biliyordum… Bazı aşklar yarım kalmaz. Yalnızca kavuşmak için uzun bir yol bekler. Ve bazen hayat, insana kaybettiği her şeyi geri veremez ama kalbinin yıllardır beklediği cevabı verebilir. Benim cevabım Turgay’dı. Kırk bir yıl boyunca kapalı kalan bir kapının ardında bekleyen, bütün acılara rağmen sevgisini koruyan ve bana ömrümün sonuna kadar taşıyacağım bir hatıra bırakan Turgay… Bugün biri bana gerçek aşkın ne olduğunu sorarsa ona gençliğimizi, kaybettiğimiz yılları ya da gözyaşlarımızı anlatmam. Sadece dut ağacının altındaki iki sandalyeyi gösteririm. Sonra gülümseyerek şöyle derim: Gerçek aşk, her zaman sonsuza kadar birlikte yaşamak değildir. Bazen yıllar sonra yeniden buluşmak, birbirine geç kalmış olsa da kalbini açmak ve ayrılık geldiğinde bile yaşanmış olanlara şükredebilmektir. Çünkü ben Turgay’ı yalnızca bir kez sevmedim. Onu on dokuz yaşımda sevdim. Kırk bir yıl boyunca özledim. Altmış yaşımda yeniden buldum. Ve onu kaybettikten sonra bile sevmeye devam ettim. Şimdi anlıyorum ki bazı insanlar hayatımıza bir ömür kalmak için değil, ömür dediğimiz şeyin ne kadar kıymetli olduğunu bize öğretmek için girerler. Turgay benim hayatıma geç kalmıştı. Ama sevgisi, kalbime tam zamanında ulaşmıştı.