Gizlice Bırakılan Beyaz Gül

Aradan iki yıl geçti.

Bir sonbahar sabahı, şehir merkezindeki küçük bir kitapçıdan çıkarken karşı kaldırımda Banu'yu gördüm. İlk anda onu tanımakta zorlandım. Omuzları çökmüş, saçlarına erken düşen beyazlar yüzünü olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Bir zamanlar kendinden emin yürüyen kadın gitmiş, yerine yorgun ve yalnız biri gelmişti.

O da beni fark etti.

Göz göze geldiğimizde birkaç saniye boyunca ikimiz de olduğumuz yerde kaldık. Sonra yavaşça bana doğru yürüdü.

"Selma..." dedi titrek bir sesle. "Senden af dilemek için yıllardır cesaret toplamaya çalışıyorum."

Yüzüne baktım. Bir zamanlar kardeşim dediğim kadının gözlerinde pişmanlığın izlerini gördüm. Ama artık içimde ne öfke vardı ne de nefret.

"Banu," dedim sakin bir sesle, "seni çoktan affettim."

Gözleri doldu.

"Gerçekten mi?"

"Evet. Çünkü seni affetmeden önce kendimi özgür bırakamazdım."

Bir an başını eğdi. Omuzları titriyordu.

"Ama unutmadım," diye ekledim. "Bazı yaralar kapanır ama izleri kalır. Sen benim hayatımdaki en büyük ders oldun."

Banu ağlamaya başladı. Ben ise şaşırtıcı bir huzur hissediyordum. Çünkü ilk kez geçmişin yükünü omuzlarımda taşımadığımı fark ettim.

O gün vedalaştık.

Bir daha da hiç görüşmedik.

Eve dönerken gökyüzünde yağmur sonrası açan güneşi izledim. Tarık'ı düşündüm. Banu'yu düşündüm. Kaybettiklerimi düşündüm.

Sonra birden, uzun zamandır ilk kez geleceği düşündüm.

Hayat bana acı bir bedelle çok önemli bir şey öğretmişti: İnsan bazen en büyük ihaneti en güvendiği kişilerden görür. Ama yine de onların yaptığı kötülükler, sizin değerinizi belirlemez.

Onlar bana yalan söylemişti.

Ama ben sadık kalmıştım.

Onlar sevgiyi kirletmişti.

Ama ben sevgiyi temiz tutmuştum.

Ve sonunda anladım ki, gerçek zafer intikam almak değil; kırılmış bir kalple yeniden ayağa kalkabilmektir.

Ben ayağa kalktım.

Ve hayat, o günden sonra yeniden başladı.