Bölüm: Küller ve Adalet
O rüzgar, bahçedeki beyaz manolyanın yapraklarını fısıltıyla titretirken geçmişin tüm o ağır kokularını –Müzeyyen Hanım’ın malikanesindeki o boğucu parfümü, hastane odasının o ölümcül dezenfektan kokusunu– söküp götürdü.
Selin koluma hafifçe dokundu. "Duruşma sonrası tazminat fonunun son kısmı da bugün Ada Hukuk Fonu’nun hesabına geçti Leyla," dedi. "Kerem’in o çok güvendiği aile mirasından geriye kalan son gayrimenkul de icra yoluyla satıldı. Artık onlara ait tek bir taş bile kalmadı."
Başımı salladım. Gözlerim gümüş plaketteki o isimde asılı kaldı: Ada. Onun minik kalbinin durduğu o hastane odasında, içimde açılan o soğuk ve karanlık boşluk, şimdi başka kadınların, başka çaresiz annelerin sığınağı olan bu vakıfla doluyordu. Müzeyyen Hanım benim sessizliğimi bir boyun eğiş sanmıştı. Oysa bir avukatın sessizliği, sadece rakibinin kendi kendini bitireceği anı beklediği o pusudur.
Güç Dengelerinin Sonu
Hüküm giymesinin üzerinden bir yıl geçmişti. Kerem’den bir hafta önce, hapishaneden gönderilmiş resmi bir talep mektubu almıştım. Annesinin cezaevi şartlarında sağlık sorunları yaşadığını, cezanın ev hapsine çevrilmesi için bir "mağdur muvafakati" talep ediyorlardı. Kerem, mektubun altına kendi el yazısıyla tek bir satır eklemişti: "Lütfen Leyla, o artık yaşlı bir kadın, bedelini ödedi."
Mektubu avukatımla bile paylaşmadım. Doğruca imha makinesine gönderdim. Müzeyyen Hanım, benim yedi aylık bebeğimin nefesini bir akşam yemeğinde kibirle çalarken ne kadar yaşlıysa, şimdi de o parmaklıklar arkasında o kadar yaşlıydı. Hukuk, güç sahiplerinin vicdanına göre esneyen bir lastik değildi; o gece masada dökülen her bir gözyaşının resmi karşılığıydı.
Kerem ise artık bir avukat değildi. Baro kaydı silinmiş, adı o şatafatlı hukuk firmasının tabelasından kazınmıştı. Selin’in söylediğine göre, şehrin varoşlarında küçük bir emlak ofisinde danışmanlık yapıyor, annesinin avukatlık masraflarından kalan borçları ödemek için çabalıyordu. Bir zamanlar seyirciye ve alkışa tapan o adam, şimdi insanların gözünün içine bakmaktan kaçınarak yaşıyordu.
Yeni Bir Gökyüzü
Manolya ağacının köklerine bir saksı dolusu taze toprak daha attım. Ellerimi çırpıp ayağa kalktığımda gökyüzüne baktım. Çanakkale’nin o temiz, iyot kokulu esintisi yüzümü yaladı. Konağı satıp bu sahil kasabasına taşınmak hayatımda verdiğim en doğru karardı. Burada kimse beni "Müzeyyen Hanım’ın trajediyi silah olarak kullanan gelini" olarak tanımıyordu. Burada ben sadece Leyla’ydım; adaleti kendi elleriyle inşa etmiş bir anne.
"İçeri girelim mi?" dedi Selin, binayı işaret ederek. "İlk müvekkilin gelmek üzere. Genç bir kadın. Kocası ve ailesi tıbbi geçmişini ondan saklayıp velayet davasında kullanmaya çalışıyormuş. Tam senin kalemini isteyecek bir dava."
Gülümsedim. Üzerimdeki lacivert ceketimin yakasını düzelttim, omuzlarımı dikleştirdim.
"Girelim," dedim. "Onlara yalnız olmadıklarını, arkalarında Ada’nın isminin olduğunu hatırlatmamız gerek."
Bahçe kapısına doğru yürürken son bir kez arkama, manolya ağacına baktım. Ada bu dünyada nefes alamamıştı ama onun adı, adaletin nefesi olmaya devam edecekti. Ve beni sessizliğimle sınayanlar, o sessizliğin ardındaki fırtınanın enkazını ömür boyu sırtlarında taşıyacaklardı.