İkiz oğullarımı on yedi yaşımdayken doğurdum

“Mutlu aile rolü oynamamızı.” “16 yılını çaldığını düşünüyor. Eğitim kuruluna atanmak istiyormuş. Bir banket var. Senin onun karısıymış gibi davranmanı istiyor.” Bir süre konuşamadım. Sonra derin bir nefes aldım. “Çocuklar… bana bakın.” Baktılar. “Ben o adamın bizi sahiplenmesine izin vermeden önce tüm eğitim kurulunu yakarım.” Efe fısıldadı: “Peki ne yapacağız?” “Şartlarını kabul edeceğiz,” dedim. “Sonra da en önemli anda onu ortaya çıkaracağız.” … (hikâye aynı şekilde devam eder) Bankette Emre sahneye çıkıp kendini överken oğullarım sahneye çıktı. Efe mikrofona eğildi. “Bizi büyüten kişiye teşekkür etmek istiyorum.” Emre gülümsedi. “Ve o kişi bu adam değil.” Salonda gasp sesleri yükseldi. Efe devam etti: “Annemizi 17 yaşındayken terk etti. İki bebeği tek başına büyütmek zorunda bıraktı. Bizi geçen hafta buldu ve annemizi tehdit etti.” Emre bağırdı: “Yeter!” Ama Ege kardeşinin yanına geldi. “Burada olmamızın tek sebebi annemiz. Üç işte çalıştı. Her gün yanımızdaydı.” Salon ayağa kalktı. Ertesi sabah Emre işten kovulmuştu ve hakkında soruşturma başlatılmıştı. Pazar sabahı uyandığımda mutfaktan pankek ve pastırma kokusu geliyordu. Efe ocakta pankek çeviriyordu. Ege masada portakal soyuyordu. “Günaydın anne,” dedi Efe. “Sana kahvaltı yaptık.” Kapı eşiğinde durup gülümsedim.
Kapı eşiğinde durup onları izledim.

Yıllar boyunca hayalini kurduğum görüntü buydu aslında. Ne büyük başarılar, ne ödüller, ne de başkalarının takdiri...

Sadece çocuklarımın mutfakta kahvaltı hazırladığı sıradan bir pazar sabahı.

Ama o anın değerini sadece biz biliyorduk.

Efe tavadan bir pankek daha çevirirken yüzüme baktı.

"Ne oldu anne?"

Başımı salladım.

"Hiç."

Ama gözlerim dolmuştu.

Ege sandalyesini geri çekti.

"Gel otur."

Masaya oturduğumda önümdeki tabağa sıcak pankekler koydular.

Bir süre sessizlik içinde yedik.

Sonra Efe çatalını bıraktı.

"Anne..."

Sesindeki titremeyi hemen fark ettim.

"Özür dilerim."

Ege de başını eğdi.

"Ben de."

İkisine baktım.

"Ne için?"

Efe gözlerini kaçırdı.

"Sana inanmadığımız için."

Boğazım düğümlendi.

"Bir an bile olsa seni sorguladık."

O an yıllardır taşıdığım bütün yüklerin biraz hafiflediğini hissettim.

Çünkü mesele Emre değildi.

Mesele oğullarımı kaybetme korkusuydu.

Elimi uzatıp ikisinin ellerini tuttum.

"Hepimiz hata yaparız."

"Ama siz sonunda gerçeği gördünüz."

Efe gözlerini sildi.

"Babamız olduğunu düşündüğümüz adam aslında hiç babamız olmamış."

Ege kardeşine baktı.

"Bir insanı baba yapan şey kan bağı değilmiş."

İkisi aynı anda bana döndü.

"Biz bunu geç öğrendik."

O an ağlamaya başladım.

Ama bu kez acıdan değil.

Rahatlamaktan.

Yıllar boyunca yalnız başıma verdiğim savaşın sonunda, çocuklarım gerçeği kendi gözleriyle görmüştü.

Birkaç ay sonra Efe ve Ege üniversite programlarını üstün başarıyla tamamladı.

İkisi de tam burs kazandı.

Efe mühendislik okumak için Ankara'ya gitti.

Ege ise hukuk fakültesini seçti.

"İnsanların hayatlarını mahvetmeye çalışan adamlara karşı savaşmak istiyorum," dediğinde istemsizce gülümsedim.

Hayat bazen garip bir şekilde tamamlanıyordu.

Bir sonbahar günü onları yurda bırakıp eve döndüğümde ev her zamankinden daha sessizdi.

Koridorda yürürken duvardaki eski bir fotoğrafın önünde durdum.

İkisi daha beş yaşındaydı.

Üzerlerinde aynı süper kahraman pijamaları vardı.

Kollarımı boyunlarına dolamış, kahkahalarla gülüyorduk.

Fotoğrafı elime aldım.

Yıllar boyunca eksik bir aile olduğumuzu düşünmüştüm.

Ama yanılmışım.

Biz hiçbir zaman eksik değildik.

Çünkü bir aileyi tamamlayan şey, masadaki kişi sayısı değildir.

Birbirinden vazgeçmeyen insanlardır.

O akşam telefonum çaldı.

Görüntülü aramaydı.

Ekranda iki tanıdık yüz belirdi.

"Anne!" diye bağırdı Efe.

"Yurttaki yemekler korkunç!"

Ege gözlerini devirdi.

"Üç saattir aynı şeyi söylüyor."

Kahkahalara boğuldum.

Saatlerce konuştuk.

Derslerden, arkadaşlarından, gelecek planlarından...

Arama sona erdiğinde salon yeniden sessizleşti.

Ama artık yalnız hissetmiyordum.

Pencerenin önüne gidip dışarı baktım.

Gökyüzü turuncuya dönüyordu.

Ve ilk kez, yıllar sonra, geleceğe korkuyla değil umutla bakıyordum.

Çünkü o gün anladım ki;

Bazı insanlar sizi terk eder.

Bazıları yalan söyler.

Bazıları sorumluluktan kaçar.

Ama sevgi...

Gerçek sevgi her zaman kalır.

Ve sonunda çocuklarımın öğrendiği en önemli şey de buydu:

Onları dünyaya getiren adam babaları olabilirdi.

Ama onları büyüten, koruyan ve her düştüklerinde ayağa kaldıran kişi...

Her zaman anneleriydi.