Emma hemen araya girmek istedi. Ama Nathan başını salladı. Bu soruya kendi cevap vermeliydi. “Evet,” dedi. “Sanırım çok ağlattım.” Nuh kaşlarını çattı. “Özür diledin mi?” Nathan Emma’ya baktı. Sonra tekrar çocuğa döndü. “Henüz düzgün dilemedim.” Nuh ciddi ciddi başını salladı. “O zaman dilemen lazım.” Nathan yere baktı. Dünya üzerinde imzaladığı hiçbir sözleşme, bu dört yaşındaki çocuğun hükmü kadar kesin olmamıştı. O gece Nathan evden ayrılmadı. Ama içeri de kabul edilmedi. Emma ona çocukların odasına girmesine izin vermedi. Sadece salonda oturdu. Sabaha kadar. Koltukta değil. Yerde. Çünkü kendini o evde oturmaya layık bile görmüyordu. Sabaha karşı Emma mutfağa su almaya geldiğinde onu hâlâ aynı yerde buldu. Takım elbisesi buruşmuştu. Gözleri kan çanağıydı. “Nathan,” dedi. “Böyle oturman hiçbir şeyi düzeltmez.” “Biliyorum.” “Peki neden buradasın?” “Çünkü ilk kez bir yere yetişmeye çalışmıyorum,” dedi. “Kaçmamaya çalışıyorum.” Emma ona uzun süre baktı. Eskiden bu cümleye inanırdı. Şimdi inanmak için kanıt gerekiyordu. “Yarın DNA testi yapılacak,” dedi. Nathan’ın yüzü acıyla kasıldı. “Gerek yok.” “Bana gerek var,” dedi Emma. “Çünkü sen bir gün vicdan azabıyla gelip, sonra korkup yine kaybolursan, çocuklarımın hayatında resmi belirsizlik bırakmayacağım.” “Kaybolmayacağım.” Emma’nın sesi buz gibi oldu. “Bunu sözle değil, zamanla kanıtlayacaksın.” Nathan başını eğdi. “Tamam.” DNA testi sonucu üç gün sonra geldi. Efe ve Nuh, yüzde 99.99 ihtimalle Nathan Harrison’ın oğullarıydı. Nathan raporu eline aldığında oturduğu sandalyeden kalkamadı. Dünyanın en büyük projelerine attığı imzalar, elindeki o tek sayfanın yanında hiçbir şeydi. O iki çocuk onun kanıydı. Ama daha önemlisi, onun yokluğuyla büyümüşlerdi. Aynı gün Arda Keskin’i ofisine çağırdı. Arda içeri her zamanki gibi rahat girdi. Pahalı saati, kusursuz gömleği, sakin yüzü. “Beni istemişsiniz Nathan Bey.” Nathan masanın üzerine Emma’nın mektuplarını attı. Arda’nın yüzü değişmedi. Bu bile yeterliydi. Suçsuz biri en azından şaşırırdı. “Bunlar nedir?” dedi Nathan. Arda gözlüğünü düzeltti. “Eski hukuki yazışmalar.” “Bana neden ulaşmadı?” “Boşanma sürecinde itibarı korumak gerekiyordu.” Nathan ayağa kalktı. Yavaşça. Tehlikeli bir sessizlikle. “Benim çocuklarım doğarken sen itibarı mı korudun?”Arda ilk kez yutkundu. “Bunun doğruluğu kesin değildi. Parker Hanım’ın iddiaları…” “Çocuklar benim.” Oda buz kesti. Arda’nın rengi çekildi. Nathan devam etti. “Kim talimat verdi?” Arda sustu. Nathan masanın üzerine başka bir dosya koydu. “İstanbul ofisindeki eski sunucu kayıtlarını geri getirttim. Emma’nın e-postalarını senin talimatınla filtrelemişler. Mektupları sen teslim almışsın. Hastane borçlarına dair yazıları da sen.” Arda dudaklarını bastırdı. “Ben şirketi korudum.” “Hayır,” dedi Nathan. “Sen beni kendimden koruduğunu sandın. Ama aslında beni çocuklarımdan çaldın.” Arda sonunda konuştu. “Yönetim kurulu o dönem Parker bağlantısının risk olduğunu düşündü. Hamilelik haberi Dubai anlaşmasını mahvedebilirdi. Basında çıkarsa milyarlık değer kaybı olurdu.” Nathan’ın gözleri karardı. “Yönetim kurulu mu?” Arda cevap vermedi. Nathan anladı. Bu yalnızca bir avukatın kararı değildi. Harrison Group’un üst düzeyleri, Emma’yı ve doğmamış çocuklarını bir kriz dosyası gibi kapatmıştı. Nathan o gün öğleden sonra yönetim kurulunu topladı. Cam duvarlı büyük toplantı odasında herkes hazırdı. Onları yıllardır zengin eden adamın yüzünde ilk kez alışık olmadıkları bir şey vardı. Kontrol değil. Öfke. Ama soğuk, keskin ve yönünü bulmuş bir öfke. “Beşiktaş kıyı dönüşüm projesi iptal edildi,” dedi. Oda karıştı. Bu anlaşma onu sadece Türkiye’de değil, Orta Doğu’da da emlak piyasasının tartışmasız kralı yapacaktı. Eski mahalle yıkılacak, fırın, okul, küçük dükkânlar, kiracılar ve yüzlerce aile çıkarılacak, yerine lüks kuleler yapılacaktı. Tam da Emma’nın yaşadığı semt. Tam da Ali Usta’nın fırınının bulunduğu sokak. Tam da çocuklarının büyüdüğü mahalle. Başkan yardımcısı ayağa kalktı. “Nathan, bu imkânsız. Ön anlaşmalar imzalandı.” “Ben de iptal bedelini şahsen ödeyeceğim.” “Bunun maliyeti yüz milyonlarca lira.” Nathan’ın sesi düzleşti. “Benim çocuklarımın ilk çöreğini borçla aldığı bir mahalleyi yıkıp kral olmayacağım.” Oda sustu. Kimse Emma’dan, çocuklardan haberdar olduğunu bilmiyordu. Nathan devam etti. “İkinci karar: Arda Keskin derhâl görevden alınacak ve tüm belgeler savcılığa teslim edilecek. Emma Parker’a ve çocuklarıma ait tüm yazışmaların gizlenmesiyle ilgili bağımsız soruşturma başlatılacak.” Bir yönetim kurulu üyesi öfkeyle konuştu. “Kişisel meseleni şirketin önüne koyamazsın.” Nathan ona baktı. “Ben yıllarca şirketi insanların önüne koydum. Sonucu bu oldu.” O gün Nathan Harrison ilk kez bir anlaşmadan para kaybettiği için değil, vicdanını geri almak için kalktı. Haberler iki gün sonra patladı. Harrison Group, Dev Kıyı Projesinden Çekildi. Betonun Kralı Geri Adım Attı. Milyarlık Anlaşma İptal. Kimse gerçek sebebi bilmiyordu. Nathan açıklama yaptı: “Bir şehrin değeri yalnızca metrekaresiyle ölçülemez. Bazı mahalleler yıkılmamalı, iyileştirilmeli.” İnsanlar şaşırdı. Rakipleri güldü. Yatırımcılar panikledi. Ama Beşiktaş’taki o küçük fırının önünde insanlar ilk kez rahat bir nefes aldı. Ali Usta, Emma’ya haberleri gösterdiğinde kadın uzun süre ekrana baktı. Nathan’ın ne yaptığını biliyordu. Ama hâlâ affetmedi. Çünkü bir anlaşmadan vazgeçmek, dört yıllık yokluğu silmiyordu. Nathan bunu anladı. Ve ilk kez Emma’nın affını istemek yerine çocuklarının güvenini kazanmaya çalıştı. Başta haftada bir gün. Sonra Emma’nın izin verdiği kadar. Parkta. Kafede. Okul çıkışında. Hep Emma’nın belirlediği sınırlarla. İlk buluşmada Efe Nathan’a tarçınlı çörek getirdi. “Ali Usta verdi,” dedi. “Ama bu sefer parasını ödedik.” Nathan gülümsedi. “Çok iyi yapmışsınız.” Nuh ona çizim defterini göstermedi. Sadece dizlerinin üzerinde tuttu. Nathan zorlamadı. Bir saat boyunca sadece yanında oturdu. Çocukların konuşmasına izin verdi. Kendi anlatmadı. Övünmedi. Hediyelere boğmadı. Çünkü Emma ona en başta şunu söylemişti: “Parayla baba olunmaz.” Nathan o cümleyi bir kural gibi taşıdı. Bir gün Nuh parkta yanına gelip defterini açtı. İçinde kocaman bir roket çizimi vardı. Roketin yanında üç küçük figür vardı. Anne. Efe. Nuh. Biraz uzakta da takım elbiseli uzun bir adam. Nathan boğazındaki düğümü yuttu. “Bu ben miyim?” Nuh başını salladı. “Neden uzaktayım?” Nuh omuz silkti. “Çünkü daha yeni geldin.” Nathan gözlerini kırptı. “Yaklaşabilir miyim?” Nuh düşündü. Sonra kalemini aldı ve adamın yanına küçük bir yol çizdi. “Yol var,” dedi. “Ama yavaş yürümen lazım.” Nathan o gün arabasına bindiğinde ağladı.