Büyük ellerine baktım. Bir bebeğin narinliğine uygun olmayan o güçlü ellere… ve ilk kez neredeyse gülümseyecektim. Başımı salladım. —Hayır. Onları kimse benden alamaz. Sevim Hanım dikleşti, eski kibirini geri çağırmaya çalışarak. —Bu saçmalık! Oğlum bu hastaneyi mahkemeye verir! Ben o çocukların ninesiyim! Ailenin iyiliğine karar verme hakkım var! —Hiçbir hakkınız yok —dedi Murat sertçe—. Ve şu anda darp, bebek kaçırmaya teşebbüs ve sağlık alanında kamu düzenini bozma suçlarından gözaltına alınıyorsunuz. Kısa bir kahkaha attı. —Gözaltı mı? Bana mı? Benim eşim bu şehrin yarısına bağış yapıyor. Oğlum Sterling & Vale’de ortak. Ben— —Kızınız Aylin arabada bekliyorsa o da burada kalmak zorunda —dedim onu keserek— Eğer bu girişime dahil olduysa, o da suç ortağıdır. Bu cümle onu ilk kez gerçekten sarstı. —Aylin’in hiçbir alakası yok! —diye bağırdı. Murat çoktan anlamıştı. —İkinci ekip, ana otopark. Aylin isimli kadın kontrol edilsin. Muhtemel suç ortağı. Hastaneden ayrılmasına izin vermeyin. Telsizden onay sesi geldi. Sevim Hanım bana öfkeyle atıldı. —Bunu planladın sen! Bu oda! Bu güvenlik! Bizi küçük düşürmek için! Gülmek istedim ama acı nefesimi bile kesiyordu. —Hayır, Sevim Hanım. Bu oda benim paramla tutuldu. Güvenliği saldırı başladığı için devreye soktum. Küçük düşme meselesine gelince… onu siz zaten getirmişsiniz. Hemşire beni yatağa yatırmaya çalıştı. Acı birkaç saniyeliğine görüşümü kararttı ama Ayça’yı bırakmadım, Leo’yu göğsüme daha da yaklaştırdım. Murat yakın durdu ama müdahale etmeyecek kadar mesafeli kaldı. Tam o sırada Emre içeri girdi. Eşim kapıda bir an dondu. Gördüğü manzara: dört güvenlik görevlisi, iki hemşire, annesinin bir görevliyle tartışması, yanağımda belirgin bir tokat izi, hareket ettirilmiş beşik, masadaki belgeler ve benim solgun, ter içinde halde çocuklarımızı sanki dünyadan korur gibi kucaklayışım. —Burada ne oluyor? —diye sordu. Bir an kimse konuşmadı. Sonra Sevim Hanım yeniden ağlamaya başladı. —Emre! Şükürler olsun! Söyle onlara, bu bir yanlışlık! Gelinin aklını kaybetti, beni hapse attırmaya çalışıyor! Ben sadece yardım etmeye geldim! Bebeğe zarar vermesini engellemek istedim! Emre bana döndü. Gözlerinde korkuyu, şaşkınlığı gördüm… ve ardından daha kötüsünü: şüpheyi. O küçücük şüphe kırıntısı sezaryen yarasından bile daha derine saplandı. —Elif… —dedi yavaşça—. Bana ne olduğunu anlat. Yaram yanıyordu. Başım dönüyordu. Ama sesim nettir. —Annen, Leo’yu Aylin’e vermemi istedi. Ebeveynlikten feragat belgeleri getirdi. Engellemeye çalışınca bana vurdu. Oğlumu beşikten almaya çalıştı. Gri kodu aktive ettim. Emre belgeleri aldı. İlk sayfaya bakmasıyla yüzü bembeyaz oldu. —Anne… bu ne? —Sadece aile içi bir öneriydi —diye hemen savundu Sevim Hanım—. Aylin perişan, biliyorsun. Elif çalışmıyor, iki çocuğu büyütmenin ne demek olduğunu bilmiyor. Sadece çocuğun iyiliğini düşündüm. Emre yavaşça başını kaldırdı. —Çalışmıyor mu? Odadaki herkes nefesini tuttu. —Hep öyle söyledin —dedi Emre, şimdi bana bakıyordu ama kafası karışık değil, utanç doluydu—. Çünkü buna izin verdim. Annem seni her aşağılayışında susmayı seçtim. Cevap vermedim. Onu kendi korkaklığından kurtaracak gücüm yoktu. Murat konuştu. —Sayın Yıldırım, eşiniz Yargıç Elif Marlowe. Ve anneniz burada birden fazla tanık önünde ciddi suçlar işledi. Bu isim odada çekiç gibi düştü. Emre bir an gözlerini kapattı. Biliyordu. Kim olduğumu biliyordu. Bunu ailesinden bir süre saklamayı seçmiştik; başta mahremiyet için, sonra alışkanlıktan, en sonunda da ortak bir korkaklıktan. Ben, bir kadın “ünvanı yokmuş gibi” davranıldığında ne kadar ileri gidebileceklerini görmek istemiştim. O ise annesini rahatsız etmemeyi seçmişti.