Kayıp anne bulunuyor

O akşam annemin evinden ayrılırken bana küçük, yıpranmış bir kutu verdi.

"Henüz bakmaya hazır olmayabilirsin," dedi.

Kutuyu arabaya koydum ama açmadım.

Eve gidene kadar.

İçinde onlarca fotoğraf vardı.

Benim fotoğraflarım.

Bazılarını daha önce hiç görmemiştim.

Bir yaşımdayken doğum günü pastamın önünde oturduğum bir kare.

Parkta salıncakta güldüğüm bir fotoğraf.

Bir de hastane odasında çekilmiş bir resim.

Annem beni kucağında tutuyordu.

Fotoğrafın arkasında titrek bir el yazısıyla tek bir cümle vardı:

"Hayatımın en güzel günü."

O gece sabaha kadar uyuyamadım.

Çünkü ilk kez annem bir hikâyenin karakteri değil, gerçek bir insan olmuştu.

Hatalar yapmıştı.

Yanılmıştı.

Kırılmıştı.

Ama beni sevmekten hiç vazgeçmemişti.

Ve o gerçekle ne yapacağımı henüz bilmiyordum.Sonraki haftalarda annemi düzenli olarak ziyaret etmeye başladım.

Başlarda konuşmalarımız temkinliydi.

Otuz iki yıllık sessizliği bir anda dolduramazdık.

Bazen sadece çay içiyorduk.

Bazen eski fotoğraflara bakıyorduk.

Bazen de saatlerce ağlıyorduk.

Bir gün bana çocukluğumda en sevdiğim oyuncağın ne olduğunu sordu.

Güldüm.

"Mor tavşan."

Annemin gözleri büyüdü.

"Adı Pofuduk'tu."

Bu kez şaşıran ben oldum.

"Onu hatırlıyor musun?"

"Hâlâ bende."

Odaya gidip eski bir kutuyla geri döndü.

Kutunun içinden yıllar önce kaybolduğunu sandığım o mor tavşan çıktı.

Bir kulağı eksikti.

Ama oydu.

Onu elime aldığım anda ağlamaya başladım.

Annem de ağlıyordu.

Çünkü ikimiz de aynı şeyi anlamıştık.

Beni unutmamıştı.

Bir gün bile.Babamla işler daha zordu.

Bir ay boyunca neredeyse hiç konuşmadık.

Sonunda bir akşam beni aradı.

Sesindeki yorgunluğu daha telefonu açar açmaz hissettim.

"Gelir misin?" dedi.

Eski evimize gittim.

Mutfakta oturuyordu.

Saçları sanki birkaç hafta içinde daha da beyazlamıştı.

Uzun süre konuşmadık.

Sonra derin bir nefes aldı.

"Her gün senden nefret edeceğinden korktum."

Ne demek istediğini anlamadım.

"Benden mi?"

Başını salladı.

"Annen gittiğinde dünyanın sonu geldi sandım. Seni de kaybedeceğimi düşündüm."

Sessizce dinledim.

"Sonra onun geri dönmeye çalıştığını öğrendim."

Boğazı düğümlendi.

"Ve korktum."

İlk kez gözlerinde pişmanlığı gördüm.

Gerçek pişmanlığı.

"Bir gün seni alıp götüreceğini düşündüm."

"Bu yüzden mi yaptın?"

Başını eğdi.

"Evet."

Bu yaptığı şeyi haklı çıkarmıyordu.

Ama ilk kez nedenini duyuyordum.

Babam bir canavar değildi.

Kırılmış bir adamdı.

Ve bazen kırılmış insanlar korkularını sevgi sanarak korkunç şeyler yapabiliyordu.Aylar geçti.

Sonra bir gün annem beni öğle yemeğine çağırdı.

Masaya oturduğumuzda önüne eski bir fotoğraf albümü koydu.

Son sayfaya geldiğimizde boş bırakılmış onlarca sayfa vardı.

Merakla baktım.

"Neden boş?"

Annem gülümsedi.

Bu kez gözlerinde hüzünden çok umut vardı.

"Çünkü onları birlikte dolduracağız."

Uzun süre o sayfalara baktım.

Boş sayfalar.

Kaybedilmiş yıllar gibi görünmüyorlardı artık.

Henüz yazılmamış yıllar gibi görünüyorlardı.

Annem elimi tuttu.

Bu kez geri çekilmedim.

Pencerenin dışındaki güneş yavaşça batarken ilk kez içimde garip bir huzur hissettim.

Çünkü bazı yaralar tamamen kapanmaz.

Bazı kayıp yıllar geri gelmez.

Bazı soruların da kusursuz cevapları yoktur.

Ama yine de insanlar birbirlerini bulabilir.

Yine de affetmeyi öğrenebilir.

Yine de yeniden aile olabilir.

Ve o an anladım ki...

Ben annemi otuz iki yıl sonra bulmamıştım.

Biz birbirimizi bulmuştuk.

Ve bu kez hiçbirimiz diğerini bırakmaya niyetli değildik.