Kerem ve benim sekiz çocuğumuz vardı

Kızlarımın ellerini daha sıkı tuttum. Beş yıl boyunca o uçurumun kenarından her geçişimizde hissettiğim o ezici suçluluk duygusu, yerini derin bir gurura ve nihayet bulduğumuz o buruk huzura bırakmıştı. Kerem bir kaza kurbanı ya da dikkatsiz bir sürücü değildi; o, adaleti her şeyin önünde tutan onurlu bir babaydı.

Eve döndüğümüzde, beş yıl sonra ilk kez mutfaktaki o lavabonun başında durup bahçeye baktığımda içimde fırtınalar kopmuyordu. Aras’ın hayatımızda bıraktığı boşluk, bir dostun kaybından ziyade, evimize sızmış bir yalanın temizlenmesi gibiydi. İç Denetim’in başlattığı soruşturma dalga dalga büyüdü; Aras'ın geçmişte değiştirdiği diğer raporlar ve usulsüzlükler de bir bir gün yüzüne çıktı. Adalet mekanizması ağır ama kararlı bir şekilde işliyordu.

O akşam, Kerem'in bağ evindeki halının altından çıkan o küçük notu ve ses kayıt cihazını, salonun en güzel köşesine yerleştirdiğimiz anı fotoğrafının yanına koydum. Artık saklanacak bir sır, fısıltıyla konuşulacak bir şüphe kalmamıştı.

Gece yarısına doğru, ev yine o eski, özlediğim aşina seslerle doldu. Kızlar odalarında birbirlerine sarılmış dertleşiyor, en büyük kızım kardeşlerine babalarının onlara küçüken anlattığı hikayeleri yeniden hatırlatıyordu. Beş kızımın gözlerinde, babalarının ve abilerinin eksikliğinin yarattığı o derin boşluk hala duruyordu ama artık o boşluğun içi karanlıkla değil, babalarının mirası olan o dik duruşla doluydu.

Leman uyumadan önce yanıma gelip her zamanki gibi yanağımdan öptü. "Anne," dedi gözleri parlayarak, "Babam ve abilerim bizi oradan izliyorlarsa, seninle gurur duyuyorlardır."

Ona sarıldım ve saçlarını kokladım. Gözlerimi kapattığımda, Kerem’in ve oğullarımın gülüşlerini hüzünle değil, sevgiyle hatırlayabildiğimi fark ettim. Yükümüz hala ağırdı, evimizdeki kargaşa eksilmişti ama kalbimizdeki neşe, doğrunun verdiği o sarsılmaz güçle yeniden yeşeriyordu.

Biz geride kalan beş kadındık; yarım kalmıştık ama asla yıkılmamıştık. Kerem’in başlattığı o adalet savaşını bitirmiştim. Şimdi, onun bize bıraktığı en büyük mirasa, yani birbirimize tutunarak yaşama zamanıydı.