Kırık kemikleriyle hastane yatağında yatan anne

Kalçası kırılmış, omuzları morluk içinde hastane yatağında yatan Sevim Yılmaz’a oğlu gözlerinin içine bakarak şöyle dedi: “Anne, seninle ilgilenemeyiz. Tatilimizi aylar öncesinden planladık.” İstanbul’un Nişantaşı semtindeki özel hastane odasında, cihazların hafif bip sesleri bile birkaç saniyeliğine durmuş gibiydi. Dışarıda yağmur damlaları camdan süzülüyor, içeride ise 68 yaşındaki Sevim yalnızca kendi nefesinin ağırlığını hissediyordu. Mahalle marketinin önünde kayıp düşmüş, leğen kemiği çatlamış, omzu ciddi şekilde zedelenmişti. Doktorlar net konuşmuştu: Haftalar boyunca yardımsız yürüyemeyecekti. Yatağın yanında oğlu Emre duruyordu. Sevim’in, eşini kaybettikten sonra tek başına büyüttüğü oğlu… Üniversite harcını ödeyebilmek için düğün bileziklerini bozdurduğu çocuk… Küçük tekstil dükkânını haftanın yedi günü açık tutarak hayallerinden vazgeçirmediği evladı… Yanında ise gelini Derya vardı. Şık elbisesi, pahalı çantası ve yüzündeki huzursuz ifadeyle, sanki bu hastane odası Antalya tatillerinin önüne çıkan can sıkıcı bir engeldi. “Doktor evde yardıma ihtiyacım olduğunu söyledi,” dedi Sevim kısık bir sesle. “Sadece birkaç hafta…” Emre derin bir nefes aldı. “Anne, bizi de anlamaya çalış. Çocukların tatili başladı. Otele verdiğimiz para yanacak. Uçak biletleri de alındı.” Derya hemen ekledi: “Hem açık konuşalım… Bu yaşta böyle kazalar olur. Bunun için bütün hayatımızı durduramayız.” “Bu yaşta böyle kazalar olur.” Bu söz Sevim’in içine buz gibi bir hançer gibi saplandı. Sessizce onlara baktı. Belki şimdi Emre pişman olur diye düşündü… Belki elini tutar… Belki “Anne korkma, bir çözüm buluruz,” der… Ama Emre telefondan otel rezervasyonlarına bakıyor, Derya ise havaalanına gidecek aracın ücretini hesaplıyordu. Son iki yıldır Sevim her ay onların hesabına düzenli olarak 50 bin lira gönderiyordu. Emre’nin dekorasyon işleri durmuştu. Derya ise çocuklarla ve evle ilgilenmek istediğini söylemişti. Sevim inanmıştı. Çünkü ona göre aile, zor zamanda birbirine omuz verirdi. Torununun özel okul masraflarını karşılamış, araba kredilerini ödemiş, ev borçlarına yardım etmişti. Emre her seferinde aynı şeyi söylüyordu: “Sadece biraz daha zaman anne.” Ama bugün oğlunun yüzünde anne sevgisi değil, yük hissi vardı. Sevim gözlerini kapattı. Ne ağladı ne de şikâyet etti. İçinde bir şey sessizce kırıldı ve sustu. “Peki,” dedi yalnızca. Emre rahatlamış gibi nefes verdi. Derya ise memnuniyetini gizlemeye çalıştı. Sevim hemşireden telefonunu istedi. Önce yıllardır tanıdığı avukatı Kemal Bey’i aradı. Sonra hastanenin önerdiği özel bakım şirketiyle görüştü. Eve 24 saat kalacak profesyonel hemşire, medikal yatak, fizik tedavi hizmeti ve günlük yardımcı desteği ayarladı. Emre ile Derya, yaşlı kadının durumu kabullendiğini sandılar. Sonra Sevim mobil bankacılık uygulamasını açtı. Her ayın birinde otomatik gönderilen 50 bin liralık transfer hâlâ aktifti. Hiç tereddüt etmeden talimatı iptal etti. Emre ile Derya hiçbir şey fark etmedi. Çoktan Antalya uçuşunu, çocukların valizlerini ve deniz kenarındaki oteli konuşarak odadan çıkmışlardı. O gece onlar havaalanına vardığında, Sevim yastığına yaslanmış sessizce uzanıyordu. Yanında oturan özel hemşire Ayşe, şefkatle battaniyesini düzeltti. Üç saat sonra telefon ekranı sürekli yanıp sönmeye başladı. Emre. Derya. Emre. Derya. Sabaha kadar ekranda 87 cevapsız çağrı vardı. İşte o an Sevim şunu anladı: Asıl felaket düşmekle değil, gerçeği görmekle başlamıştı.