Kızıma yeni elbise alamadım, rahmetli eşimin ipek yazmalarından kızıma elbise diktim

İşte o an, insanın kalbine küçük bir taş oturuyor. Çocuğun senden bir şey istemiyor, sadece gerçeği söylüyor. Ve sen, o gerçeğin altında eziliyorsun.
O gece Merve uyuduktan sonra banka hesabıma baktım. Elektrik faturası, kira, mutfak masrafı derken elimizde neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Yeni bir elbise almak mümkün değildi. Ekranı kapatıp uzun süre karanlık mutfakta öylece oturdum.
Sonra gözüm üst dolaba kaldırdığım o kutuya takıldı.
Defne’nin ipek yazmaları.

Onları yıllardır açmamıştım. Kutuyu indirdiğimde ellerim titredi. Kapağı kaldırınca hafif, tanıdık bir koku yayıldı; sanki bir anlığına Defne yanı başımdaydı. İçinde çiçek desenli yazmalar, ince kenar oyalı mendiller, açık kahverengi, mavi, pudra tonlarında küçücük hatıralar vardı. Her birini parmaklarımla tek tek ayırdım. O sırada aklıma komşum Nermin Teyze’nin aylar önce verdiği eski dikiş makinesi geldi.
“Bir gün lazım olur,” demişti.
Gerçekten de oldu.
Üç gece boyunca, Merve uyuduktan sonra mutfak masasının başına geçtim. İlk gece kumaşları ayırdım, ölçü aldım, iki kez söküp yeniden diktim. İkinci gece makine ipi dolaştırdı, iğne kırıldı, ben sinirden dişlerimi sıktım. Üçüncü gece ise parçalar bir araya gelmeye başladı. Kahverengi ipeğin üzerine mavi çiçekli yazmalardan küçük parçalar yerleştirdim. Defne’nin en sevdiği mendilin kenar oyasını da eteğin altına ince bir şerit gibi diktim.
Sabaha karşı elbiseyi sandalyeye asıp bir adım geri çekildiğimde boğazım düğümlendi.
Sanki Defne, kızımıza son kez dokunmuştu
Ertesi sabah Merve elbiseyi görünce nefesi kesildi. Giydi, aynanın karşısında dönmeye başladı. Etek hafifçe savruldu, ipek ışığı yakaladı.
“Baba…” dedi fısıltıyla. “Ben prenses gibi olmuşum.”
O cümle, üç gecelik uykusuzluğu, yorgunluğu, içimdeki bütün ağırlığı birkaç saniyeliğine unutturdu.
Mezuniyet günü geldiğinde en temiz gömleğimi giydim, Merve’nin saçlarını dikkatle taradım. Spor salonuna doğru yürürken avucumun içindeki küçük elin sıcaklığını hissediyordum. O ise heyecandan sürekli konuşuyordu; öğretmeninden, arkadaşlarından, sahnede okuyacağı şarkıdan…
İçeri girdiğimizde başta her şey normaldi. Renkli balonlar, katlanır sandalyeler, koşuşturan çocuklar, birbirine gülümseyen veliler…
Sonra o sesi duydum.
“Aman Allah’ım…”
Sesin geldiği yere baktım. Marka çanta taşıyan, iri güneş gözlüklü, baştan aşağı kusursuz görünen bir kadın bize bakıyordu. Yanında iki veli daha vardı ve yüzünde küçümseyici bir tebessüm dolaşıyordu.
“Gerçekten o elbiseyi siz mi yaptınız?” dedi.
Sorunun altında alay vardı ama ben yine de sakin kaldım. “Evet,” dedim.
Kadın başını hafifçe yana eğdi. Merve’ye öyle bir baktı ki, içimde bir şey sertçe gerildi.
“Ne kadar…” dedi, dudaklarını büzerek. “Yaratıcı.”
Yanındaki kadınlardan biri zoraki güldü. Ben Merve’nin elini biraz daha sıkı tuttum.
Derken o kadın sesini alçaltmadan, herkes duysun ister gibi konuştu:
“Bazı çocuklar gerçekten şanssız doğuyor. Ona gerçek bir hayat sunabilecek aileler var. Bence evlatlık vermeyi düşünmelisiniz.”
O an zaman yavaşladı.