Kızımın Son Dileği Gün Doğumunu Görmekti

Kızım gökyüzüne bakarken kaşlarını kaldırdı. “Gerçekten orada,” dedi. Ekin gülümsedi. Bize bir gösteri sunmuyordu. Sadece merak eden bir çocuğun sorusunu ciddiye alıyordu. Ilgın birkaç dakika baktıktan sonra dinlenmek istedi. Hemen geri çekildik. Ekin, süreyi uzatmak için ısrar etmedi. Bu küçük saygı beni derinden etkiledi. Hastalığın içinde bile kızımın evet ve hayır deme hakkı vardı. Güneş ufka yaklaşırken eski yerimize döndük. Görevli daha fazla yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Ilgın teşekkür etti. Zarfın içindeki mektupları açmak istedi. İlkini hastanedeki hemşiresi yazmıştı. Birlikte oynadıkları kelime oyununu hatırlatıyordu. İkincisi, aynı odada bir süre kalan arkadaşından gelmişti. Kızımın çizdiği yıldızları defterinde sakladığını söylüyordu. Üçüncüsü öğretmenindendi. Ilgın’ın merakının kendisine işini neden sevdiğini yeniden hatırlattığını yazmıştı. Hiçbir mektup iyileşeceğine dair söz vermiyordu. Hiçbiri cesur olmak zorunda olduğunu söylemiyordu. Sadece hayatındaki yerini anlatıyorlardı. Ilgın okumayı bitirince başını omzuma koydu. “Ben yalnızca hasta bir çocuk değilim,” dedi. O cümle kalbimde açılan en büyük kapıydı. Yıllardır kızımı korumak için hastalığının bütün ayrıntılarını öğrenmiştim. Fakat bazen onu o ayrıntıların içinden görüyordum. Hangi ilaç, hangi randevu, hangi sonuç… Ilgın bunlardan daha fazlasıydı. Gülüşü, soruları, sevmediği yemekler, yaptığı şakalar vardı. Elini tuttum. “Bunu hiçbir zaman unutmak istemiyorum,” dedim. Güneş ilk ışığını kayalara düşürdüğünde ikimiz de sustuk. Kanyonun katmanları renk değiştiriyordu. Kızım yüzünü ışığa çevirdi. Fotoğrafını çekmek için telefonuma uzandım. “Önce bak,” dedi. Telefonu cebime koydum. O sabahı bir ekrandan değil, onun yanında yaşayacaktım.Bir süre sonra Ilgın kendisi fotoğraf çekilmek istedi. Başlarımızı birbirine yasladık. Saçım rüzgârda dağılmıştı. Battaniyesinin bir köşesi yüzüme değiyordu. Kusursuz görünmüyorduk. Ama kızım fotoğrafa bakınca güldü. “Tam biz,” dedi. Sonra babasını sordu. Yıllardır adını çok az anıyordu. Ona kızgın olduğunu, aynı zamanda bazen özlediğini söyledi. Ben kendi öfkemi onun üzerine koymamaya çalıştım. Özlemesinin yanlış olmadığını anlattım. Onun gidip kalması yetişkinlerin sorumluluğuydu. Ilgın’ın kendisini daha kolay sevilecek biri yapması gerekmiyordu. Bu cümleyi söylerken sesim titredi. Kızım gözlerini kapatıp elimi biraz daha sıkı tuttu. Dönüş yolunda acele etmedik. Önceden konuştuğumuz dinlenme yerlerinde durduk. Bakım ekibini arayıp yolculuğun nasıl geçtiğini anlattım. Ilgın arka koltukta uyurken zarfa baktım. Sabahın sürprizi hastalığı değiştirmemişti. Ama bizim o günün içinde nasıl yaşadığımızı değiştirmişti. Artık her anı yalnızca bir veda hazırlığı olarak görmek istemiyordum. Kızım hâlâ buradaydı. Yanındayken yarının bütün korkusunu bugüne taşımak, onun sesini duymamı zorlaştırıyordu. Eve vardığımızda Ilgın gün doğumunun resmini çizmek istedi. Boyalarını getirdim. Bir sağlık raporunun yanına değil, çalışma masasının üzerine koyduk. Orası onun renkleri için ayrılmıştı. Sonraki günlerde yolculuğu defalarca konuştuk. Ilgın Ekin’e teşekkür mektubu yazdı. Fotoğrafın bir kopyasını hemşiresine göndermek istedi. Her paylaşımı onun izniyle yaptım. Hikâyesini herkesin önüne taşımak zorunda değildi. Bazı anılar yalnızca bize ait kalabilirdi. Bir öğleden sonra öğretmeni görüntülü aradı. Ilgın ona teleskopta gördüklerini anlattı. Öğretmen sabırla dinledi, yeni bir soru sordu. Konuşma hastalığının etrafında dönmedi. Kızım, bir öğrencinin merakıyla cevap verdi. Görüşme bittikten sonra yorgundu ama huzurluydu. “Yine ders yaptık,” dedi. Küçük bir zafer gibi gülümsedim. Öğrenmek de onun hayatının parçasıydı.Babası bir süre sonra haber aldı ve aradı. Onunla konuşmak isteyip istemediğini Ilgın’a sordum. Önce istemedi. Buna saygı duydum. Birkaç gün sonra kısa bir görüşme yapmayı seçti. Konuşmayı yanında dinlememi istedi. Babası özür diledi. Ilgın, gittiği zaman çok korktuğunu söyledi. O görüşme bir aileyi yeniden birleştirmedi. Yılların yokluğunu birkaç kelimeyle kapatmadı. Ama kızım, kendi sorusunu sorabildi. Telefon kapanınca ağladı. Onu susturmadım. Affetmek zorunda olmadığını söyledim. Bir insanı özlemek, ona hemen güvenmek anlamına gelmiyordu. Kızım başını göğsüme koydu. Yine yalnızca yanında kaldım. Hastalığı ilerlediğinde bakım ekibi rahatlığı için bizimle birlikte çalıştı. Ağrısını, uykusunu ve dinlenmesini takip ettiler. Ben artık her konuşmayı yeni bir çözüm arayışına çevirmemeye çalışıyordum. Ilgın’ın istediği müziği açtım, sevdiği arkadaşlarını kısa ziyaretlerle gördük. Yorulduğunda kapıyı kapattık. Güneş doğumunun fotoğrafını yatağının yanına koyduk. Bir gece, o sabah korkudan titreyen ellerimi fark ettiğini söyledi. “Sonra sakinleştin,” dedi. “Ben de rahatladım.” Ondan güçlü olmamı beklediğini sanmıştım. Oysa ihtiyacı, korkarken bile kendisini duyabilmemdi. Ona bunu geç anladığımı söyledim. Gülümsedi. “Yine de anladın,” dedi. Kanyon yolculuğundan sonra bir kutu hazırladık. Ilgın bunu anı kutusu diye adlandırmak istemedi. Ona göre içindekiler bitmiş şeyler değil, sevdiği şeylerdi. Adını yıldız kutusu koydu. Mektupları, haritayı, küçük bir taşın fotoğrafını ve arkadaşının yaptığı bilekliği içine yerleştirdi. Parktan bir şey almamıştık; taşı yalnızca yerde görüp resmini çekmiştik. Kızım, başkalarının da o manzarayı bulabilmesini istiyordu. Kutunun kapağına kendi çizdiği güneşi yapıştırdı. Sonra bana, canım acıdığında kapağı açabileceğimi söyledi. Bu sözün ağırlığını onun üzerine bırakmak istemedim. Kendi desteğimi yetişkinlerden alacağımı, onun beni iyileştirmek zorunda olmadığını anlattım.Bunu duyunca rahatladığını gördüm. Hastalık boyunca bazen gözyaşlarını benden sakladığını itiraf etti. Üzülürsem daha çok yorulacağımı düşünüyordu. Ona, ikimizin de üzülmeye hakkı olduğunu söyledim. Bütün konuşmalarımız cesaret ve umut hakkında olmak zorunda değildi. Korkusunu söyleyebilirdi. Öfkelenebilirdi. Yorulduğunda hiçbir şey anlatmadan durabilirdi. O akşam bir süre yalnızca sessizce oturduk. Televizyonda eski bir komedi vardı. Bir sahneye birlikte güldük, sonra kızım ağladı. Aynı odada iki duygunun da bulunabilmesi, aramızdaki mesafeyi azalttı. Onu korumak için her şeyi düzeltmek zorunda olmadığımı biraz daha öğrendim. Arkadaşları ziyaret ettiğinde onlara da bu alanı açtık. Çok uzun kalmamalarını, Ilgın yorulursa bunu kişisel almamalarını söyledim. İçlerinden biri ona okulda yazdıkları kısa bir hikâyeyi okudu. Diğeri bir oyundaki komik hatasını anlattı. Kızım gülerek itiraz etti, o hatayı kendisinin de yaptığını söyledi. Ziyaret bitince yatağının başındaki resme baktı. Kanyonun güzel olduğunu, ama arkadaşlarının sesini de çok sevdiğini anlattı. Bir son dilek, hayatın içindeki bütün küçük dilekleri yok etmiyordu. Her gün neye ihtiyacı olduğunu yeniden sorabilirdim. Büyük anların yanında sıradan saatlere de dikkat etmeye başladım. Onunla geçirdiğim zamanı yalnızca kalan günlerin sayısıyla ölçmekten yavaşça vazgeçtim. Bir sabah kahvaltıda sadece pencere kenarında oturmak istedi. Yanına sandalye çektim. Sokaktan geçen insanlara baktık, komşunun kedisini izledik. Ilgın kedinin sanki işe yetişiyormuş gibi yürüdüğünü söyledi. Güldüm. O küçücük şaka, günümüzün en güzel anı oldu. Onu bir deftere yazdım. Kızımın sesi, kelimeleriyle kalsın istedim. Buna sevindik.Ilgın birkaç hafta sonra, yanında olduğumu bilerek hayatını kaybetti. O günün acısını güzel cümlelerle küçültemem. Evimizdeki sessizlik hâlâ büyüktü. Fakat kanyon fotoğrafına bakınca yalnızca kaybettiğim çocuğu görmüyordum. Merak eden, gülen, kendi kararını veren kızımı da görüyordum. Aylar sonra öğretmenine yazdım. O sabah için teşekkür ettim. Bana Ilgın’ın sorularını unutmadığını söyledi. Gün doğumunda pencereyi açtığımda bazen onun cümlesini hatırlıyorum: Önce bak. Hayatı durduramadım. Kızımı kurtaramadım. Ama son dileğinin içinde onunla gerçekten buluştum. O sabahın ışığı, acımı silmeden, sevgimizin yalnızca sonundan ibaret olmadığını hatırlatıyor.