Elimle ağzımı kapattım. Hala anlatmaya devam ediyordu, şimdi neredeyse hevesliydi. "Her yere gidebiliriz. Yeniden başlarız. Sana hak ettiğin hayatı vereceğim." Yüzüne baktım ve gerçek bir pişmanlık görmedim. Bana neler yaşattığına dair hiçbir anlayış kırıntısı yoktu. "Bana kendi cenazeni organize ettirdin," dedim. Kerem irkildi. "Zor olduğunu biliyorum." "Zor mu?" Sesim yükseldi. "Ben üzerimde gelinlikle senin taşınmanı izledim!" İki sıra öndeki bir adam dönüp baktı. Kerem sesini tekrar alçalttı. "Özür dilerim dedim ya. Açıkladığımda anlayacağını biliyordum. Bunu bizim için yaptım... Bunu görebiliyorsun, değil mi?" Bu söz, diğer her şeyden daha ağır geldi. "Hayır. Bunu para için yaptın, Kerem." "Bu haksızlık." İyice yaklaştı, sesine bir huzursuzluk sızmıştı. "Bunun nasıl bir fırsat olduğu hakkında hiçbir fikrin yok. Seni bu kararla yük altına sokmak istemedim, canım." "Yük altına sokmak mı? Hayır... Sadece 'hayır' dememden korktun." Burnunun kemerini sıktı. Bu fırsata neden dört elle sarılmadığımı anlamaya çalışmasını izlerken, içimde bir şeyler yerli yerine oturdu. Elimle çantamın içine uzandım, dokunarak telefonumu buldum ve ekranı açtım. Çıkarmadım; çantayı kucağımda açık bıraktım, mikrofon yukarı bakıyordu. "Nasıl yaptın?" diye sordum. "Her şeyi. Sağlık görevlileri, doktor..." Duraksadı. Sonra mırıldandı: "Deniz yardım etti. Sağlık görevlileri oyuncuydu. Bunun bir film çekimi falan olduğunu sandılar. Doktorun da ona minnet borcu vardı." O ana gelindiğinde, çevremizdeki insanlar artık açık açık bizi dinliyordu. Koridorun karşısındaki yaşlıca bir kadın öne eğildi. "Affedersiniz," dedi. "Karışmak istemem ama bu adam kendi düğününde ölü taklidi mi yapmış?" Kerem’in yüzü karardı. "Bu özel bir mesele." "Toplu taşımada itiraf etmeye başladığın an özel olmaktan çıktı," dedi kadın. Arkalarındaki genç bir çocuk yüzünü ekşitti. "Tamam da, ailesi de bayağı kaçıkmış." Kadın sertçe cevap verdi: "Kendisi de öyle." Arka taraflardan bir adam ekledi: "Hanımefendi, adam baskıcı ve zengin bir aileden kaçmaya çalışıyor. Bu az buz bir şey değil." Otobüsün içi bir anda gerildi, sanki havada elektrik vardı. Kerem çaresiz ve öfkeli bir halde bana baktı. "Onları boş ver. Beni dinle. Olan oldu. Geri dönüşü yok ama hala güzel bir hayatımız olabilir." Bir an için bunu hayal ettim; yeni bir şehir, güzel bir ev, para, bir aile, dert yok... Sonra bir tabutun başında yıkılmamaya çalışarak durduğum anı hatırladım. Yapayalnızdım. Ona baktım ve sevgimin son kırıntısının da koptuğunu hissettim. Otobüs bir sonraki durak için yavaşladı. Çantamı aldım ve ayağa kalktım. Kerem de kalktı. "Doğru kararı verdin. Burada ineceğiz, havaalanına gideceğiz ve sonra—" "Hayır, Kerem. Benimle en yakın karakola gelmeyeceksen, seninle hiçbir yere gitmiyorum." "Yapmazsın... Nasıl yaparsın bunu? Senin için yaptığım onca şeyden sonra!" Ona uzun uzun baktım; sevdiğim adama, evlendiğim adama, ölümüyle beni neredeyse yok eden adama. "Bunu kendin için yaptın. Sadece benim de buna uyacağımı sandın ama uymayacağım. Her şeyi kaydettim ve polise gidiyorum." Karşıdaki kadın alkışlamaya başladı. Otobüsün kapıları tıslayarak açıldı. Kerem’in yanından geçip koridorda ilerledim. "Melis, lütfen..." diye arkamdan seslendi. "Bunu yapma. Mutlu olma şansımızı yok etme." Otobüsten indim. Caddenin karşısında bir polis karakolu duruyordu. Bir an orada titreyerek bekledim, parmağımdaki evlilik yüzüğü birden ağırlaştı. Sonra yürüdüm. Geriye bakmadım. İçeri girdim, görevli masasına yaklaştım ve telefonumu çıkarıp Kerem’in itiraflarının kaydını buldum. Orada, kocamın suçlarını ihbar etmeye hazır bir halde dururken, bir şeyi ani ve acımasız bir netlikle anladım: Kerem gerçekten de düğün günümüzde ölmüştü. Bedeni değil, kalbi de değil. Ama tanıdığımı sandığım o adam artık yoktu.