Ertesi sabah her zamankinden erken uyandım. Penceremin altında güvercinler ötüyordu, kafamdaysa artık net bir plan vardı. Önce her zamanki kahvaltıyı yaptım — yumurta, biraz pastırma, kahve ve ekmek. Her zamanki gibi Deniz on civarında pijamalarıyla, uykulu bir hâlde çıktı geldi. – Anne, bir şey var mı yemek için? – Var, – dedim sakince. – Ama bu, senin için yemek pişirdiğim son gün. Önce güldü. – Ne diyorsun anne, şaka mı bu? – Hayır, – dedim, çatalı masaya bırakarak. – Yarın itibarıyla kendi başınasın. Ne et alıyorum, ne sigara. Para da yok. Gülümsemesi bir anda kayboldu. – Peki ne yapacağım? – diye sordu, sesi titrerken. – Her yetişkinin yaptığı şeyi — çalış. Bir an için o kadar sessizlik oldu ki, duvardaki eski saatin tik taklarını bile duyabiliyordum. Deniz sessizce odaya çekildi ve kapıyı sertçe kapattı. Olduğum yerde kaldım, içim acısa da kıpırdamadım. Biliyordum, başka türlü öğrenemezdi. Üç gün geçti. Mutfak bomboştu, buzdolabı neredeyse boş. Deniz suskun, sinirli, karanlık bir hâlde dolaşıyordu. Sonra yemek aramaya başladı, dolapları karıştırdı, hatta kendime yaptığım bulgur pilavının kalanını bile aldı. – Anne, anlamıyorsun, – mırıldandı. – Bana biraz para ver, bir şey bulacağım. – Önce iş bul, – dedim kararlı şekilde.