Lüks Düğünde Tabak Taşıyan Çocuk

Yusuf’un “Siz benim annem misiniz?” sorusundan sonra salonda çıt çıkmadı.

Kimse gülmedi.

Kimse fısıldamadı.

Sanki bütün yalı, Boğaz’ın üzerinde asılı kalmıştı.

Gelin, yani Aslı, bir adım atmak istedi ama ayakları onu taşımadı. Damat hemen kolundan tutarak düşmesini engelledi.

“Lüks bir düğünde tabak taşırken küçük bir çocuk başını kaldırdı ve olduğu yerde donup kaldı. Karşısındaki gelin, yıllardır öldü sandığı annesiydi. Ama damat gerçeği duyunca öyle bir karar verdi ki, bütün salon gözyaşlarına boğuldu.”
Çocuğun adı Yusuf’tu.
On yaşındaydı.
Annesi yoktu.
Babası yoktu.
Daha doğrusu, ona hep böyle söylenmişti.
Kendi hatırladığı bir şey yoktu. Çünkü henüz iki yaşına bile yaklaşmamışken İstanbul’da, Haliç kıyısına yakın eski bir alt geçidin altında yaşayan yaşlı bir adam tarafından bulunmuştu.
Adamın adı Rıza’ydı.
Mahalledekiler ona Rıza Dede derdi.
Evi yoktu. Parası yoktu. Ailesi yoktu. Kışın kartonların altında uyur, yazın park banklarında sabahlardı. Ama kalbinin içinde hâlâ yumuşacık bir yer kalmıştı.
O yağmurlu gecede dere taşmış, sokaklar çamura dönmüştü. Rıza Dede, sabaha karşı köprünün altındaki eşyalarını toplarken incecik bir ağlama sesi duymuştu.
Önce kedi sandı.
Sonra sesin insana ait olduğunu fark etti.
Kıyıya yakın, devrilmiş plastik bir leğenin içinde küçücük bir çocuk vardı. Üzeri ıslanmış, dudakları morarmış, sesi ağlamaktan kısılmıştı.
Konuşamıyordu.
Zor yürüyordu.
Ama hayata tutunmak ister gibi ağlıyordu.
İncecik bileğine iki şey bağlıydı.
Biri eskimiş, kırmızı ipten örülmüş bir bileklikti. Zamanla tüylenmiş, düğümü gevşemiş ama hâlâ kopmamıştı.
Diğeri ise yağmurdan parçalanmak üzere olan küçük bir kâğıttı.
Rıza Dede kâğıdı titreyen elleriyle açmıştı. Yazının çoğu akmıştı ama bir cümle hâlâ okunuyordu:
“Ne olur, bu çocuğa iyi kalpli biri baksın. Adı Yusuf.”
Rıza Dede o an uzun süre çocuğa bakmıştı.
Kendi cebinde bir simit parası bile yoktu.
Ama o çocuğu orada bırakamadı.
Kucağına aldı.
“Tamam küçük adam,” dedi. “Demek artık ikimiz varız.”
Yusuf, köprü altlarında, semt pazarlarında, cami avlularında büyüdü.
Kimi gün bayat ekmek yediler. Kimi gün bir lokantanın verdiği kalan çorbayla karın doyurdular. Kimi gün Rıza Dede topladığı plastik şişeleri satıp Yusuf’a süt aldı, kendisi aç yattı.
Yusuf büyüdükçe annesini sormaya başladı.
“Benim annem nasıl biriydi dede?”
Rıza Dede her seferinde aynı cevabı verirdi:
“Bilmem yavrum. Ama şunu bilirim; insan evladını kolay kolay bırakmaz. Bir gün anneni bulursan, önce dinle. Belki onun da yüreğinde kapanmayan bir yara vardır.”
Yusuf bunu anlamazdı.
Çünkü çocuk aklıyla tek bir şey bilirdi:
Annesi onu bırakmıştı.
Ama Rıza Dede hiçbir zaman annesine lanet okumasına izin vermedi.
“Elinde olsa kalırdı belki,” derdi. “Hayat bazen insanı kendi canından koparır.”
Yusuf annesinin yüzünü hiç bilmedi.