O babamın hediyesi, ne olur atma diye ağladı

1. BÖLÜM — Üç yıl. Nafaka olarak tek bir kuruş bile yatırmadan geçen üç lanet yıl… Ve sonunda bir kızı olduğunu hatırlayıp ona bu çöpü mü gönderiyor? — diye bağırdım, öfkeden kanımın beynime sıçradığını hissederek. Boşanmamızın ardından Ali sanki yer yarılmış da içine girmişti. İstanbul’un en zengin ailelerinden birinin varisi olan Cemre ile evlenmiş, düğünleri tüm sosyete dergilerini süslemişti. Ailesini para, lüks ve Avrupa seyahatleri için terk etmişti. Ve şimdi, durup dururken, bir kurye mütevazı daireme ödemeli bir paket getirmişti. Kutunun içinden eski, kirli ve dikişleri sökülmüş bez bir bebek çıktı. Bu resmen bir alaydı. Yüzüme atılmış bir tokattı. Bebeği çöpe atmak niyetiyle bacağından yakaladım ama beş yaşındaki kızım Elif, yavrusunu koruyan küçük bir hayvan gibi üzerime atıldı. — Hayır anne, ne olur atma! — diye hıçkırıklara boğuldu o kirli şeye sarılarak. Nefesi kesilene kadar ağlıyordu. — Babamın hediyesi o! Babam gönderdi onu bana! İçim parçalandı. Elif için “baba” kelimesi sadece bir hayaletten ibaretti. Öfkemi yuttum ve bebeği ona bıraktım. İki gün içinde ondan sıkılacağını düşünmüştüm. Fakat o gece sabaha karşı tuhaf bir sesle uyandım. Hışırtı… hışırtı… Sanki kızımın odasında bir fare bir şeyleri kemiriyormuş gibi bir sesti. Kalbim küt küt atarak yataktan fırladım, koridorda çıplak ayaklarla yürüdüm ve aralık kapıyı yavaşça ittim. Gördüğüm manzara karşısında kanım dondu. Elif uyumuyordu. Sokaktan sızan cılız ışığın aydınlattığı buz gibi zemin üzerine oturmuştu. Bez bebeği kucağına almış, küçük elleriyle bebeğin karnındaki sökük dikişten içeri uzanarak bir şeyler çıkarıyordu. Bunu öyle ürkütücü bir konsantrasyonla yapıyordu ki, sanki birisi ona tam olarak ne yapması gerektiğini öğretmişti. Yerde buruşmuş bir kağıt parçası ve kat kat şeffaf streç filme sarılmış küçük bir paket duruyordu. — Elif? — diye fısıldadım. Kızım dehşet içinde irkildi ve elindekileri arkasına saklamaya çalıştı. Gözleri yaşlarla doluydu. — Anne… Babam bunu gizlice çıkarmam gerektiğini söyledi. O kötü kadının görmesine izin vermemeliymişim. Mideme bir kramp girdi. Elif’i yatağına yatırdım, hazinesini saklayacağıma dair söz verdim ve uyumasını bekledim. Ellerim titreyerek buruşmuş kağıdı açtım. Ali’nin el yazısını hemen tanıdım; ancak harfler, sanki korkudan titreyerek yazmış gibi eğri büğrüydü. Sadece tek bir satır yazılıydı: “Kurtar beni. Ona güvenme.” Büyük bir çaresizlikle streç filmi sökmeye başladım. İçinden siyah bir USB bellek ve bir T.C. Kimlik Kartı fotokopisi çıktı. Fotoğraftaki kişi, Ali’nin dillere destan milyarder yeni karısı Cemre’ydi. Fakat kimlikteki isim Cemre değildi. Şöyle yazıyordu: Leyla Yılmaz, Doğu Anadolu’nun ücra bir köyünden. Hemen dizüstü bilgisayarıma koştum, odanın kapısını kilitledim ve USB’yi taktım. İçinde sadece videolar vardı. İlkini açtım ve çığlık atmamak için elimle ağzımı kapattım. Ekranda Ali belirdi. Bir deri bir kemik kalmıştı, gözlerinin altı morarmıştı ve bakışları boştu. Karanlık bir bodrum katına kapatılmış gibi görünüyordu. — Ebru, eğer bunu izliyorsan, çünkü artık zamanım kalmadı… — Sesi pürüzlü ve bitkin çıkıyordu. — Korkunç bir şeye bulaştım. Evlendiğim kadın… o bir canavar. Beni rehin tutuyor. Her gün hafızamı silen bazı haplar içmeye zorluyor beni. Her şeyimi çalıyor. Polise gitme, hepsini satın almış. Onun asıl amacı… Arka plandan gelen ayak sesleri duyulduğunda video aniden kesildi. Sırtımdan abajo soğuk terler boşanırken kalakaldım. Hayatımı mahveden adam öldürülmek üzereydi. Tam o sırada, gecenin saat üçünde, birisi dairemin kapısını duvarları sarsacak bir şiddetle yumruklamaya başladı. GÜM! GÜM! GÜM! Titreyerek kapı deliğine yaklaştım. Diğer tarafta kimin olduğunu gördüğümde, başıma gelmek üzere olan şeye inanmam mümkün değildi…