OĞLUM KARISININ ÖNÜNDE BANA 30 KEZ TOKAT ATTI

“Gittim,” dedim. “Ama dün geceyi resmî olarak bildirmeye henüz karar vermedim.” Selçuk'un yüzü ciddileşti. “Bu, yalnızca aile içi bir tartışma değil. Fiziksel saldırı. İsterseniz kolluk kuvvetlerine başvururken yanınızda olurum.” Cevap vermedim. Çünkü oğlumdan korktuğumu kendime bile itiraf etmek istemiyordum. Öğleden sonra telefonuma on yedi cevapsız arama düştü. Önce Kutay aradı, sonra Jülide. Ardından tanımadığım bir numaradan mesaj geldi. “Babanızın yaptığı şeyin farkında mısınız? Kutay'ın iş hayatı mahvolacak. Bu rezaleti hemen durdurun.” Mesaj Jülide'nin annesindendi. Telefonu masaya bıraktım. Dört yıl önce Kutay'ın iş kurmak için benden aldığı parayı düşündüm. Ardından şirketindeki başarısız yatırımları kapatmak için verdiğim desteği. Her seferinde son kez yardım ettiğimi söylemiş, sonra başka bir bahane bulmuştum. Akşamüstü eski çalışma arkadaşım ve dostum Rıfat beni aradı. Kırk yıllık meslek hayatım boyunca en zor şantiyelerde yanımda durmuştu. “Sesin kötü geliyor,” dedi. “Bir sıkıntı mı var?” “Bir ev satıyorum.” “Sen ev satarken böyle konuşmazsın. Doğruyu söyle.”Her şeyi anlattım. Uzun süre sustu. Sonra yalnızca, “Bu gece yalnız kalma,” dedi. Rıfat'ın ısrarıyla birkaç gün onun misafir odasında kaldım. Kutay'ın öfkeyle karşıma çıkmasından çekiniyordum. Evimin güvenlik sistemini kontrol ettirdim, Selçuk aracılığıyla Kutay'a bundan sonraki mülkle ilgili görüşmelerin avukatlar üzerinden yürütüleceğini bildirdim. Ertesi sabah Kutay'ın çalıştığı şirketin mali işler sorumlusu beni aradı. Oğlumun büyük bir yatırım görüşmesinde River Oaks malikanesini şahsi mülkü gibi gösterdiğini öğrendim. Şirketin benimle hiçbir bağlantısı olmayan kredi başvurularında da evin değeri konuşulmuştu. “Tapu üzerinde herhangi bir teminat işlemi görünmüyor,” dedi Selçuk, kayıtları inceledikten sonra. “Ama oğlunuzun başkalarına ne söylediğini araştırmamız gerekiyor.” İçime soğuk bir ürperti yayıldı. Ben oğluma konforlu bir yaşam sunduğumu sanırken o, kendisine ait olmayan bir malikaneyi başarılarının kanıtı olarak kullanıyordu. Üç gün sonra Kutay görüşmek istedi. Selçuk'un ofisindeki toplantı odasında buluşmayı kabul ettim. Yanımda avukatım vardı; Kutay da kendi avukatını getirmişti. İçeri girdiğinde gözlerini yüzümden kaçırdı. Morluklar henüz geçmemişti. Oturur oturmaz, “Bunu gerçekten yapacak mısın?” diye sordu.“Satış sözleşmesini imzaladım.” “Jülide perişan durumda. Arkadaşlarımızın hepsi duydu. İnsanlar bizim hakkımızda konuşuyor.” “Benim yüzüme vurduğun gece de insanlar oradaydı.” “Beni herkesin önünde küçük düşürdün!” Selçuk araya girdi. “Sakin konuşalım.” Kutay yumruğunu sıktı. Sandalyemde hafifçe geriye çekildiğimi fark ettim. O hareketim, oğlumun yüzündeki ifadeyi değiştirdi. İlk kez öfkesinin bende bıraktığı korkuyu görmüş gibiydi. “Baba, ben seni gerçekten korkuttum mu?” diye fısıldadı. Gözlerinin içine baktım. “Evet, Kutay. Altmış sekiz yaşında kendi oğlumdan korkar hâle geldim.” Başını eğdi. Ama birkaç saniye sonra yeniden savunmaya geçti. “Özür dilersem satışı durdurur musun?” O an anlamıştım. Özrü bile bir pazarlığın parçasıydı. “Hayır,” dedim. “Özür, bir mülkün karşılığı değildir. Gerçekten pişmansan bunu zamanla davranışların gösterecek.” Toplantı sonuçsuz bitti. Sonraki haftalarda avukatlar arasında yazışmalar sürdü. Kutay ve Jülide'ye mevcut oturma durumlarıyla ilgili yazılı bildirimler yapıldı. Alıcı, evin hukuken uygun şekilde boş teslim edilmesi için yeterli süre tanımayı kabul etti. Devir tarihi buna göre yeniden düzenlendi. Kimse kilit değiştirmedi, eşyalarına dokunmadı, elektriklerini kesmedi.Ben de hayatımda ilk defa oğlumun sorunlarını onun yerine çözmemeye karar verdim. Bu sırada Jülide beni arayıp yalnız görüşmek istedi. Kabul etmedim. Selçuk üzerinden yazılı olarak ilettiği açıklamayı okudum. Mektubunda, Kutay'ın son yıllarda giderek daha öfkeli biri hâline geldiğini, fakat o gece müdahale etmek yerine gülümsediğini kabul ediyordu. Beni küçümsediği için özür diliyor, evin satılmasının evliliklerindeki çatışmaları açığa çıkardığını söylüyordu. Sözlerinde samimiyet olup olmadığını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, otuz tokat boyunca yerinden kalkmayan birinin pişmanlığının benim güvenliğimden daha önemli olmadığıydı. Dördüncü hafta Kutay'ın avukatı uzlaşma önerisi sundu. Oğlum evden çıkmak için makul bir takvim kabul edecek, satın alma fırsatı verilmesini isteyecekti. Selçuk alıcıyla görüşerek şartları değerlendirdi. Ancak Kutay'ın sunduğu finansman belgeleri yeterli değildi. Malikaneyi satın alabilecek durumda olmadığını ilk kez kâğıt üzerinde açıkça görüyordu. Birkaç gün sonra telefonuma kısa bir mesaj gönderdi. “Baba, hayatım boyunca evin gerçekten benim olduğunu düşündüm. Şimdi hiçbir şeyim kalmamış gibi hissediyorum.” Uzun süre ekrana baktım. Sonra cevap verdim. “Evin yoksa yeni bir ev kurabilirsin. Ama bir insanın sana yeniden güvenmesini parayla sağlayamazsın.”O gece, saldırıyla ilgili resmî başvuru yapmaya karar verdim. Doktor raporlarımı, olayın ardından çekilmiş fotoğrafları ve olaya tanık olan kişilerin bilgilerini avukatıma teslim ettim. Yaşadığım şiddetin üzerini ailemiz zarar görmesin diye örtmek istemiyordum. Başvurunun hukuki değerlendirmesi yetkili makamların işiydi; benim görevim gerçeği anlatmaktı. Kutay bunu öğrendiğinde öfkeli bir mesaj gönderdi. Cevap vermedim. Birkaç gün sonra ise ilk kez hiçbir talep içermeyen başka bir mesaj geldi. “Yaptığımın bahanesi yok. Yardım almam gerektiğini kabul ediyorum.” Hemen inanmadım. Ama onun kendi isteğiyle bir ruh sağlığı uzmanından destek almaya başladığını daha sonra avukatı aracılığıyla öğrendim. Yaklaşık üç ay sonra malikanenin satışı tamamlandı. Kutay ve Jülide, yasal süreç içinde belirlenen tarihte eşyalarını taşıdı. Tapu devri gerçekleştiğinde eski evin anahtarlarının teslim edildiğine dair belge önüme kondu. Rakam büyüktü. Hayatım boyunca imzaladığım pek çok anlaşmadan daha kârlıydı. Buna rağmen hiçbir zafer duygusu hissetmedim. Çünkü o evin duvarlarında oğlumun çocukluğuna ilişkin hayallerim vardı. Bir gün torunlarımın bahçede koşacağını, ailece yemekler yiyeceğimizi, yaşlandığımda bana bir sandalye uzatılacağını düşünmüştüm. Gerçekte ise orada son kez oturduğumda yüzümde morluklar vardı.Satıştan gelen paranın bir bölümünü ihtiyaçlarıma ayırdım. Bir bölümünü de Teksas'ta maddi imkânı yetersiz gençlere mesleki eğitim sağlayan bir programa bağışladım. Şantiyelerde çalışmaya başladığım yıllarda bana fırsat veren ustalarımı böyle anmak istedim. Kutay'la aylarca yüz yüze görüşmedik. Bazen kısa mesajlar yazdı. İşine devam ettiğini, daha küçük bir eve taşındığını ve öfkesini kontrol etmek için düzenli destek aldığını anlattı. Jülide'yle bir süre ayrı yaşamaya karar verdiklerini de ondan öğrendim. Bir pazar sabahı kapımın önünde bir paket buldum. Gönderen Kutay'dı. Paketin içinde restore ettirdiğim antika saat duruyordu. Yanına bir mektup koymuştu. “Baba, bu saati ilk gördüğümde değerini anlamadım. Çünkü bana verdiğin her şeyin zaten benim hakkım olduğunu sanıyordum. Şimdi dedemin bir zamanlar buna neden hayran olduğunu araştırdım. Aynı modeli seçmek için ne kadar uğraştığını şimdi fark ettim. Sen bu hediyeyi seçerken beni geçmişimize bağlamak istemişsin. Bense seni herkesin önünde incittim. Beni affetmeni istemeye hakkım olmadığını biliyorum. Sadece ilk kez neyi kaybettiğimi anlamaya başladığımı söylemek istiyorum.” Mektubu iki kez okudum. Saatin arkasındaki çizikleri parmağımla yokladım. Kutay'ın çocukken dedesinin hikâyelerini dinlediği günleri hatırladım.Ona hemen cevap yazmadım. Bir ay sonra, avukatımın bilgisi dâhilinde, halka açık küçük bir kafede buluştuk. İkimiz de yalnız gelmiştik. Kutay eskisinden daha yorgun görünüyordu. Üzerinde pahalı takım elbiselerinden biri değil, sade bir gömlek vardı. Masaya oturduğunda ellerini birbirine kenetledi. “Baba, benden korkmanı sağlayan adam olmak istemiyorum,” dedi. “Öyleyse değişmeyi sürdürmelisin. Bunu benim için değil, kendin için yap.” Gözleri doldu. “Beni affedebilecek misin?” “Bilmiyorum,” dedim. “Belki bir gün. Ama affetmek, her şeyin eskisi gibi olacağı anlamına gelmeyecek.” Başını salladı. İlk kez itiraz etmedi. Kafeden ayrılırken birbirimize sarılmadık. El sıkıştık. Aramızdaki mesafenin kapanması için zamana ve güvenilir davranışlara ihtiyaç vardı. O mesafeyi bir öğleden sonra ortadan kaldırmış gibi davranmak istemiyordum. Bugün o antika saat çalışma masamın üzerinde duruyor. Her sabah kuruyorum. Bazen Kutay'dan bir mesaj geliyor. Nasıl olduğumu soruyor, ben de uygun olduğumda cevap veriyorum. İlişkimiz eskisi gibi değil. Belki hiçbir zaman olmayacak. Ama artık ikimiz de gerçeği biliyoruz. Bir baba evladına ev, araba, para ve sayısız fırsat verebilir. Fakat saygıyı onun yerine öğrenemez. Sevginin sürmesi için de şiddete katlanmak zorunda değildir.Oğlumun kendisinin sandığı evi sattım. Bunun bana kazandırdığı en değerli şey para değildi. Kendi hayatımın kapısını yeniden açabilmekti. Altmış sekiz yaşında öğrendiğim en önemli ders şuydu: Birini sevmek, onun sana zarar vermesine sonsuza kadar izin vermek değildir. Bazen sevgiyle yapılabilecek en doğru şey, sağlam bir sınır çizmek ve o sınırın arkasında dimdik durmaktır.