Oğlum vefat ettikten sonra

İçeride, krep hikâyesini okudum.

Umut koltuğun köşesine kıvrılmıştı. Kübra karşımdaki sandalyede oturuyordu. Elimdeki defterin sayfaları yılların yükünü taşıyordu ama içindeki anılar hâlâ sıcacıktı.

"Bir cumartesi sabahı," diye başladım, "Deniz mutfağı savaş alanına çevirmişti. Krep yapacağını söylemişti. Sonuçta mutfakta un tavanda, süt tezgâhta, yumurta ise neredeyse duvarda bitmişti."

Umut güldü.

"Babam gerçekten öyle miydi?"

"Maalesef evet," dedim. "Ama sana hazırladığı ilk kreplerin yarısını yakmış olmasına rağmen, sen üç yaşındayken onları dünyanın en güzel yemeği sanıyordun."

Kübra sessizce gözlerini sildi.

Defterdeki her sayfa yeni bir hikâye taşıyordu.

Deniz'in ilk bisiklet düşüşü.

İlk maaşıyla bana aldığı yamuk yumuk çiçek vazosu.

Umut doğduğunda hastane koridorunda heyecandan yanlış kapıdan çıkıp güvenlik görevlisine yakalanışı.

Her hikâyede bir kahkaha vardı.

Her kahkahanın altında da sevgi.

Saatler geçti.

Hava kararmaya başladığında Umut başını omzuma yasladı.

"Babaanne?"

"Efendim güzelim?"

"İnsanlar unutulunca mı gerçekten gider?"

Boğazım düğümlendi.

"Hayır," dedim.

"Nasıl emin olabiliyorsun?"

Saçlarını okşadım.

"Çünkü şu anda burada oturup babanın hikâyelerini anlatıyoruz. Sen onun gibi gülümsüyorsun. Bazen onun gibi kaşlarını çatıyorsun. Hatta kreplerin çıtır kenarlarını onun gibi seviyorsun."

Umut düşündü.

"Yani birazcık hâlâ burada mı?"

"Birazcık değil," dedim yumuşakça. "Çok büyük bir kısmı burada."

O gece giderlerken Kübra kapının önünde birkaç dakika daha kaldı.

"Tarık'la ayrıldım," dedi sessizce.

Şaşırmadım.

"Bunu sadece bugün olanlar yüzünden yapmadım. Son zamanlarda fark ettiğim birçok şey vardı."

Başımı salladım.

"Bazen acıdan kaçmaya çalışırken yanlış insanlara tutunabiliyoruz."

Kübra gözlerini yere indirdi.

"Deniz'i kaybettiğimde nefes alamıyormuşum gibi hissediyordum. Tarık bana ileriye bakmam gerektiğini söylediğinde buna inanmak istedim."

"İleriye bakmak geçmişi silmek değildir."

"Artık biliyorum."

O akşam ayrılırken ilk kez birbirimize sarıldık.

Gerçek bir sarılış.

Kırgınlıkların değil, iyileşmenin başlangıcı olan türden.Aylar geçti.

Umut yeniden sık sık eve gelmeye başladı.

Bahçedeki eski salıncağı birlikte tamir ettik.

Deniz'in çocukluğundan kalan fotoğrafları albümlere yerleştirdik.

Bir gün Umut elinde kalın bir dosyayla geldi.

"Bunu okul için hazırlıyorum."

Dosyanın kapağında büyük harflerle şunlar yazıyordu:

"Benim Kahramanım: Babam."

Sayfaları çevirdim.

İçinde fotoğraflar, anılar ve benim anlattığım hikâyeler vardı.

Son sayfada ise kendi yazısıyla kısa bir paragraf bulunuyordu:

"Babam artık burada değil ama onu tanıyorum. Çünkü onu seven insanlar bana anlatıyor. Bir insanı hatırlamak onu geri getirmez belki ama onu kaybetmemizi de engeller."

Satırları okurken gözlerim doldu.

Umut başını kaldırıp bana baktı.

"Babam bunu beğenir miydi?"

Gülümsedim.

"Hayır."

Yüzü düştü.

Sonra devam ettim:

"Bayılırdı."

Umut kahkahayla güldü.

O an anladım ki hafıza gerçekten kırılgandı.

Korunmazsa silinebilirdi.

Susturulursa kaybolabilirdi.

Ama paylaşıldığında güçleniyordu.

Deniz'i geri getiremezdim.

Hiçbirimiz getiremezdik.

Fakat artık biliyordum ki sevgiyi yaşatmanın yolu unutmaya çalışmak değil, hatırlamaya cesaret etmekti.

Ve o akşam mutfak masasında otururken, oğlumun yokluğunun bıraktığı boşluk hâlâ oradaydı.

Ama ilk kez, o boşluğun yanında başka bir şey de vardı:

Umut. Kübra. Hikâyeler.

Ve devam eden bir hayat.