13 YAŞINDAKİ OĞLUM ÖLDÜ — CENAZE TÖRENİNDEN BİRKAÇ HAFTA SONRA ÖĞRETMENİ ARADI VE OKULDA BENİM İÇİN BİR ŞEY BIRAKTIĞINI SÖYLEDİ.
Oğlum gideli haftalar olmuştu. Sesini duymayalı ya da yüzünü son bir kez görmeyalı çok uzun zaman geçmişti ve aniden birisi bana onun hâlâ söyleyecek bir şeyi olduğunu söylüyordu.Telefon çaldığında Ömer’in mavi kamp tişörtünü yüzüme bastırmış oturuyordum. Tişörtü hâlâ hafifçe o kokuyordu. Artık her gün onun odasında; ders kitapları, spor ayakkabıları, futbolcu kartları ve boşluktan ziyade zulüm gibi hissettiren o sessizliğin ortasında oturuyordum.
Bazı sabahlar oğlumu hâlâ mutfakta, pankeki çok yükseğe fırlatırken ve pankek ocağın yarısına yapıştığında kahkahalar atarken görebiliyordum. Onu canlı gördüğüm son sabahtı.
Yorgun görünüyordu, yine de gülümsüyor ve yeterince uyuyup uyumadığını sorduğumda ona bebek gibi davranmamamı söylüyordu.
Ömer o zamana kadar iki yıldır kanserle mücadele ediyordu. Kerem ve ben, tüm umudumuzu onun bu hastalığı yeneceğine dair inancımız üzerine kurmuştuk. İşte bu yüzden göl, o gün bizden sadece oğlumuzu almadı; kendimize vaat etmeye başladığımız geleceğimizi de elimizden aldı.
Ömer o sabah Kerem ve birkaç arkadaşıyla birlikte göl evine gitmek üzere yola çıkmıştı. Öğleden sonra kocam beni tanıyamadığım bir ses tonuyla arıyordu. Ömer’in suya düştüğünü söyledi. Fırtına çok hızlı bastırmıştı ve akıntı oğlumuzu sürükleyip götürmüştü.
Arama ekipleri günlerce aradı. Hiçbir şey bulamadılar. Bize güçlü akıntıların neler yapabileceğini anlattılar ve sonunda, ellerinde tutunacak somut hiçbir şey kalmayan ailelerin kabullenmesi beklenen o kelimeleri kullandılar.
Ömer’in gittiği resmen ilan edildi. Bir beden olmadan. Veda busesi kondurabileceğim bir yüz olmadan.
O kadar ağır bir yıkım yaşadım ki beni müşahede altına aldılar. Cenaze işlemlerini Kerem halletti çünkü ben ayakta bile duramıyordum. Düzgün bir veda olmayınca, yas süreci bitmiş gibi hissettirmiyor; sadece etrafınızda dönüp duruyor.
Telefon çalmaya devam ederek beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Sonunda ekrana baktım: Dilek Hanım.
Ömer, Dilek Hanım’ı çok severdi. Matematik en sevdiği dersti çünkü öğretmeni bu dersi bir bulmaca gibi sevdirmişti; akşam yemeklerinde arkadaşlarından çok ondan bahsederdi.
"Alo?" Cevap verdiğimde sesim çok cılız çıkmıştı.
"Meral, bu şekilde aradığım için çok üzgünüm," dedi Dilek Hanım, sesi titriyordu. "Bugün masa çekmecemde bir şey buldum ve sanırım hemen okula gelmen gerekiyor."
"Neden bahsediyorsunuz Dilek Hanım?"
"Bir zarf," dedi. "Üzerinde adın yazıyor. Ömer’den."
Elim tişörtü daha sıkı kavradı. "Ömer’den mi?"
"Evet. Oraya nasıl girdiğini bilmiyorum. Daha bugün buldum. Ama onun el yazısı."
Telefonu nasıl kapattığımı hatırlamıyorum. Sadece çok hızlı ayağa kalktığımı ve kalp atışlarımın boğazımda düğümlendiğini hatırlıyorum.
Annemi mutfakta bir bardağı durularken buldum. Cenazeden beri bizimle kalıyordu çünkü hâlâ yeterince yemek yemiyordum ve geceleri oğlumun adını sayıklayarak uyanıyordum.
"Ne oldu?" diye sordu.
"Öğretmeni bir şey bulmuş. Ömer bana bir şey bırakmış anne."
Yüzü, sadece bir annenin bakışlarını kaçırmadan taşıyabileceği o yumuşak ama kederli anlayışla değişti.
Kerem işyerindeydi. Cenazeden beri iş, onun kaçış noktası olmuştu. Erken çıkıyor, geç geliyor ve bu arada çok az konuşuyordu. Artık ona sarılmama bile izin vermiyordu. Aramızdaki mesafe sadece yas gibi hissettirmekten çıkmıştı; artık içine giremediğim kilitli bir oda gibiydi.
Kırmızı ışıkta durduğumda, dikiz aynamda asılı duran küçük tahta kuşa bakıp ağlamaya başladım. Ömer bunu geçen Anneler Günü’nde iş teknik dersinde yapmıştı. Kanatları dengesiz, gagası ise eğriydi.
Ona çok güzel olduğunu söylemiştim, o ise gözlerini devirip, "Anne, yasal olarak bunu söylemek zorundasın zaten!" demişti.
Okula vardığımda her şey aynı görünüyordu. Bu katlanılmazdı.
Dilek Hanım ana ofisin önünde bembeyaz bir yüzle bekliyordu. Titreyen elleriyle sade beyaz bir zarf uzattı. "Masamın alt çekmecesinin en arka köşesinde buldum. Nasıl gözden kaçırdım bilmiyorum."
Kağıt incinebilirmiş gibi zarfı dikkatlice aldım. Ömer’in el yazısıyla üzerinde iki kelime yazılıydı: Anneme.
Dizlerimin bağı oracıkta çözülecek gibi oldu.
"Oturmak ister misiniz?" diye sordu Dilek Hanım.
"Lütfen," diye fısıldadım.
Beni tek bir masa ve iki sandalyenin bulunduğu boş bir odaya götürdü. Pencere, Ömer’in benim görmediğimi sandığı zamanlarda çimlerin üzerinden kestirmeden koştuğu sahaya bakıyordu.
İçimden bir ses, içindeki her neyse bir şeyleri değiştireceğini biliyordu ve aniden kendi seçmediğim bir değişimden daha korkmaya başladım.