Otuz İki Yıllık Sessizliğin Büyük Zaferi

“Şuna bakın, bizim Cansu yine tek başına! Kız kardeşinin bu mutlu gününde kendine bir kavuk bile bulamamış!” İstanbul Boğazı’ndaki lüks bir otelin balo salonunda çınlayan bu cümle, babam Arif Aksu’nun mikrofonu eline alıp dörtyüz davetlinin önünde beni rezil ettiği andı. Otuz iki yıldır ailem beni hep yalnız, sorunlu ve küçük kız kardeşim Ceren’in ışığını parlatmaya yarayan gölge bir figür olarak gördü. Ceren’in görkemli düğünü de bu aşağılamaların zirvesi olacaktı. Kahkahalar salonu doldururken nefes almak için terasa, süs havuzunun kenarına çıktım. Babam peşimden geldi. Omuzlarıma bastırarak küstahça fısıldadı: “Suratını asmayı kes! Şovun estetiğini bozuyorsun.” Ardından beni hiç tereddüt etmeden geriye doğru itti. Sert görünmüyordu ama beni aşağılamaya fazlasıyla yetti. Topuklarım kaydı ve buz gibi suyun içine yuvarlandım. Yeşil elbisem üzerime yapıştı, saçlarım bozuldu. Asıl canımı acıtan soğuk su değil, salondan yükselen alkışlardı. Kimse dehşete düşmedi, kimse yardıma koşmadı. Babam elinde mikrofonla tepemde durup harika bir şaka yapmış gibi sırıtırken, dörtyüz kişi bu rezilliği alkışladı. Otuz iki yıllık suskunluğum o havuzun dibinde bitti. Islak kirpiklerimi silip gözlerinin içine baktım: “Bu anı hiç unutma,” dedim fısıltıyla. “Şu an bana ne yaptığını sakın unutma. Çünkü ben unutmayacağım.” Ayağa kalktım, tuvalete gidip o ıslak elbiseyi çıkardım. Çantamdaki yedek siyah kokteyl elbisemi giydim, kırmızı rujumu sürdüm ve aynadaki güçlü kadına baktım. Artık kaçmak yoktu. Telefonumu çıkarıp üç yıldır ailemden sakladığım o gizli numaraya tek bir mesaj attım: “Şimdi gel.” Ailem bana zavallı demeyi çok seviyordu. Ama birazdan kocamla tanışacaklardı.