Şimdi 44 yaşında bir adamım

“Biyolojik olarak onları terk eden bir suçlu ve o suça ortaklık eden bir adamsın,” diyerek sözünü kestim. Sesimdeki tehdit o kadar açıktı ki, Hakan bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. “Eğer bu sokağa bir daha adım atarsan, eğer o çocuklardan birinin bile karşısına çıkıp düzenlerini bozmaya kalkarsan, yedi yıl önceki o sahte ölümü gerçeğe çeviririm. Onları benden alacak gücünüz yok. Sizin paranız, benim babalığımı satın alamaz.” Hakan titreyen eliyle zarfı cebine geri soktu. Gözlerindeki korku ve yenilgi her şeyi özetliyordu. Anlamıştı. Karşısında bir adam değil, yavrularını koruyan bir duvar vardı. Başını eğdi, hiçbir şey söyleyemeden yağmurun karanlığında kaybolmak üzere arkasını döndü. Kapıyı sertçe kapattım. Kilidi çevirdim. Arkamı döndüğümde Merve karşımdaydı. Gözleri kıpkırmızıydı ama yüzünde bir tebessüm vardı. Koşarak boynuma sarıldı. Onu kollarıma alırken, başını göğsüme yasladı. “Benim güzel kızım,” diye fısıldadım saçlarını öperken. “Benim ailem.” Dışarıda fırtına devam ediyordu. Geçmişin hayaletleri kapımızı çalmış, fırtınayla birlikte geri dönüp gitmişlerdi. Evin içindeki o sıcak, güvenli sessizliği dinledim. Yukarıdan, çocukların odasından hafif bir yatak gıcırtısı duyuldu. Birinin üstü açılmış olmalıydı. Merve’den nazikçe ayrıldım, ona gülümsedim. “Hadi,” dedim. “Kardeşlerinin üstünü örtelim. Sabah erken kalkıp onlara en sevdikleri kreplerden yapacağız.” Merdivenleri çıkarken omuzlarımda hiçbir ağırlık yoktu. Ben 44 yaşında bir adamdım. Kan bağıyla olmasa da, kalple, terle ve sevgiyle yoğrulmuş on çocuğun, dünyanın en gerçek babasıydım. Ve artık, hiç kimse bunu benden alamazdı.