Fotoğrafta Murat vardı. Sırılsıklam olmuş, dalgalarla boğuşan ya da bir kayalığa tutunmaya çalışan çaresiz bir adam değildi. Üzerinde evden çıkarken giydiği o eski balıkçı montu yoktu. Yepyeni, üzerine tam oturan şık bir ceket giymişti. Bir elinde kalın bir puro, diğer elinde deri bir seyahat çantası tutuyordu. Arka planda ise uluslararası uçuşların yapıldığı, şehrin diğer ucundaki havalimanının devasa camları ve gidiş terminalleri görünüyordu. Ancak beni asıl donduran şey Murat’ın yüzündeki ifadeydi. Kızı gülümsediğinde gözlerinin içi parlayan o adam gitmiş, yerine zafer kazanmış, rahatlamış ve arkasında bıraktığı enkazı zerre kadar umursamayan yabancı biri gelmişti. Fotoğrafın köşesindeki dijital tarih ve saat netti; sözde gölde kaybolduğu, fırtınanın koptuğu o korkunç sabahtan tam altı saat sonrasını gösteriyordu. Ve en korkuncu, fotoğraf bir selfie idi. Kamerayı tutan, gülümseyerek kocamın omuzuna kolunu atan kişi Serkan’ın ta kendisiydi. Göğsüme tonlarca ağırlığında bir kaya oturmuş gibiydi. Nefes alamıyordum. Sevgi dolu, ailesine düşkün sandığım, hava durumunu bile kontrol etmeden dışarı adım atmayan o "sorumluluk sahibi" kocam, o kusursuz maskesinin ardında aylar süren bir kaçış planı tasarlamıştı. Fırtına bir kaza değil, mükemmel bir alibi, şeytani bir fırsattı. Serkan ise bu kan dondurucu tiyatronun başrol oyuncusu ve suç ortağıydı.Zihnimde yıllardır yerine oturmayan tüm yapboz parçaları bir anda kanlı canlı bir gerçeğe dönüştü. Murat resmen ölü ilan edildikten sonra yüklü miktarda bir hayat sigortası parası almıştık. Serkan, o iğrenç sahte şefkatiyle, "Yenge, kızların geleceği garanti altında olsun, o parayı ben yatırıma dönüştüreyim" diyerek fonların yönetimini kendi üzerine almıştı. Biz evde her gece gözyaşı dökerken, o ikisi kurdukları bu ölüm oyununun sefasını sürüyordu. Ağlamadım. Gözpınarlarımda biriken yaşlar yerini daha önce hiç tanımadığım, buz gibi, karanlık ve keskin bir öfkeye bıraktı. Üç kızımı, yalanlar üzerine kurulu bir hayata ve bu sahtekar adamlara kurban etmeyecektim. Telefonu kapattım ve montun cebine geri koydum. Odadan çıktığımda yüzümde hiçbir ifade yoktu. Zeynep’e sadece, "Amcanın eski eşyalarıymış kızım, ben onları çöpe atarım," diyerek konuyu kapattım. Sonra mutfağa geçip Serkan'ı aradım. Sesimi olabildiğince titrek, o yıllardır alıştığı çaresiz dul kadın tonunda tutarak konuştum. "Serkan... Kızlar uyudu ama ben çok kötüyüm. Murat'ın yokluğu bugün çok ağır geldi. Lütfen bana gelir misin? Yalnız kalmaktan çok korkuyorum." Telefonun ucundaki o sahte merhamet dolu ses, "Hemen geliyorum yenge, sen merak etme, ben hep yanındayım," dedi. O gelmeden önce yapmam gerekenleri saat gibi işleyen bir soğukkanlılıkla hallettim. Telefonu bilgisayarıma bağladım, fotoğrafı yüksek çözünürlüklü olarak kopyaladım. Kendi mail adresimden, güvendiğim bir avukat arkadaşıma ve Emniyet Müdürlüğü'nün ihbar hattına saat ayarlı bir e-posta olarak programladım. Eğer gece yarısına kadar o e-postayı iptal etmezsem, deliller her yere aynı anda düşecekti. Yarım saat sonra kapı çaldı. Dışarıda gerçekten de bir fırtına patlamak üzereydi, gökyüzü aynı Murat'ın gittiği günkü gibi kasvetliydi. Serkan içeri girdi, yüzünde o iğrenç hüzün maskesi takılıydı. Salona geçtik. Loş ışıkta karşılıklı oturduk. "Biliyorum çok zor," diye mırıldandı Serkan, ellerini dizlerine vurarak. "Ama artık hayatına devam etmelisin. Murat geri dönmeyecek." Başımı yavaşça kaldırdım ve gözlerinin içine baktım. "Biliyorum," dedim fısıltıyla. "Peki nereye gitti Serkan? Kanada'ya mı? Yoksa Arjantin'e mi?" Serkan'ın yüzündeki o sahte hüzün anında donakaldı. Göz bebekleri büyüdü, dudakları aralandı ama tek bir kelime edemedi. Elimi cebime attım ve Murat'ın ceketinden çıkan o eski telefonu masanın üzerine, tam önüne koydum. Ekranı açtım. O fotoğraf, o utanç tablosu karanlık odada parladı. Serkan'ın nefesi kesildi. Rengi kireç gibi oldu. "Bu... Bu imkansız," diye fısıldadı titreyerek. O an, karşımda kocamın kardeşi değil, köşeye sıkışmış, ne yapacağı belli olmayan tehlikeli bir yabancı vardı. Yüzündeki maske düşmüş, yerini vahşi bir korku almıştı. Aniden ayağa kalkıp masadaki telefona uzandı. "Dokunma!" dedim. Sesimdeki o ürkütücü, keskin sakinlik onu olduğu yere çiviledi. "O telefonu parçalayabilirsin. Hatta beni burada öldürebilirsin bile. Ama o fotoğrafın kopyası şu an avukatımın gelen kutusunda bekliyor. Bir diğeri ise Emniyet'in sisteminde. On dakika içinde bu evden çıkıp gitmezsen, saat ayarlı mailler devreye girecek ve yarın sabah hem sigorta dolandırıcılığından hem de evrakta sahtecilikten tutuklanacaksın." Serkan yutkundu, dizlerinin bağı çözülmüş gibi koltuğa geri yığıldı. "Yenge... Dinle... Büyük bir borca girmişti," diye kekelemeye başladı. "Tefeciler peşindeydi. Sizi de öldüreceklerdi! Tek çaremiz buydu. Sigorta parasıyla hem borçları kapattık hem de o izini kaybettirdi. Senin için yaptı! Kızlar için!"