Yanlış bir mesaj bir iş adamının telefonuna geldi

Emre Karahan’ın telefonuna, tam yönetim kurulu toplantısının ortasında gelen mesajda küçük bir bebeğin ateşler içinde yandığı, ilacın 340 lira tuttuğu ve annesinin cebinde yalnızca 73 lira kaldığı yazıyordu. Emre konuşmasını cümlenin ortasında kesti. Ekranda, tanımadığı numaranın altında titreyen parmaklarla yazılmış bir mesaj vardı: “Sanırım yanlış numaraya yazdım ama artık ne yapacağımı bilmiyorum. Kızım hasta. Eczane antibiyotiği vermiyor çünkü param yetmiyor. Bir daha yardım etmeyeceğini söylemiştin ama Defne durmadan ağlıyor, ateşi çok yüksek. Ne olur yardım et.” Karahan Teknoloji’nin Levent’teki plazasında, 27. kattaki toplantı salonunda oturan 15 yönetici, şirketin kurucusunun çeyrek dönem raporunu anlatmaya devam etmesini bekliyordu. Masada pahalı kahveler, açık sunum ekranları, kusursuz grafikler ve hayatlarında hiç yıkılmamış gibi görünen insanlar vardı. Ama Emre artık orada değildi. Zihni yıllar öncesine, başka bir sokağa gitmişti. Annesinin onu eski bir Renault Toros’un içinde ödünç bir montla sardığı, kendisinin nefessiz kalana kadar öksürdüğü geceye… — Affedersiniz — dedi dosyasını kapatırken. — 20 dakika sonra devam ederiz. Kimse ne olduğunu anlamadı. Şirketin aile danışmanı olarak toplantıya katılan halası Sevil Karahan hoşnutsuzlukla ona baktı. — Emre, yatırımcıların olduğu bir toplantıda böyle kalkıp gidemezsin. Ama Emre çoktan kapıya yönelmişti. — Gidebilirim. Koridorda yürürken bilinmeyen numarayı aradı. Telefon dört kez çaldıktan sonra bir kadın açtı. Konuşurken nefes almakta zorlanıyordu; sanki ağlamasını zorla içinde tutuyordu. — Allah’a şükür… artık açmayacağını sanmıştım. Kızım hiç susmuyor ve ben… — Sanırım yanlış kişiyi aradınız — dedi Emre yumuşak bir sesle. — Ama mesajınızı aldım. Kızınızla ilgili olanı. İlaç mesajını. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra boğuk bir hıçkırık duyuldu. — Ah hayır… çok özür dilerim. Mesaj eski sevgilimeydi. Ne yaptığımı bilmiyorum. Çok utandım. Lütfen mesajı silin. — Telefonu kapatmayın. Hangi eczanedesiniz? — Hayır beyefendi, ben bunu kabul edemem… — Hangi eczane? Karşı taraftan küçük bir bebeğin boğuk ağlayışı duyuluyordu. Bu şımarıklık değildi; küçücük bir bedenin ateşle savaşırken çıkardığı çaresiz sesti. — Fatih’teki Şifa Eczanesi — dedi sonunda. — Ama lütfen bunu yapmayın. Beni tanımıyorsunuz. — Ben korkuyu tanıyorum — dedi Emre asansöre girerken. — Bu yeterli. Adınız ne? — Elif Yılmaz. — Elif, ben Emre. İlacı şimdi ödeyeceğim. Sonra izin verirsen kızın için birkaç şey daha getireceğim. Bez, serum, yiyecek… Hiçbir karşılık beklemeden. — Neden böyle bir şey yapıyorsunuz? Emre asansörün metal duvarındaki yansımasına baktı: beyaz gömlek, pahalı saat, İtalyan ayakkabılar… Dışarıdan bakınca hiçbir zaman yokluk yaşamamış biri gibi görünüyordu. Ama içinde hâlâ, gecenin bir yarısı nefes alamayan o 12 yaşındaki çocuk vardı. — Çünkü yıllar önce biri annem için aynısını yaptı. Belki de bugün hâlâ hayattaysam onun sayesindedir. 25 dakika sonra Emre, İstanbul’un eski mahallelerinden birindeki gri apartmanın önünde arabasından indi. Bina, sanki sağlamlıktan çok inatla ayakta duruyordu. Elinde eczane ve market poşetleriyle üç kat merdiven çıktı. Antibiyotik, çocuk şurubu, termometre, serum, mama, bez ve birkaç günlük yiyecek almıştı. Kapıyı Elif açtı. Kucağında bebeği vardı. 29 yaşındaydı. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı, gözlerinin altında koyu halkalar vardı ve sade bluzu süt lekeleriyle doluydu. Kollarındaki 7 aylık Defne’nin yanakları kıpkırmızıydı, gözleri ağlamaktan şişmişti. Üzerindeki ince sarı tulum serin İstanbul gecesi için fazla hafifti. — Emre Bey? — diye sordu kadın, karşısındaki adamın bu eve ait değilmiş gibi görünmesinden utanarak. — Merhaba Elif. İlaçları getirdim.Ev küçüktü ama temizdi. Kanepenin üzerinde katlanmış bir battaniye, eski oyuncakların yanında bir yürüteç ve duvara asılmış çizimler vardı: logo tasarımları, ambalaj eskizleri, elle yapılmış çalışmalar… Emre, soru sormadan önce bile yeteneği fark etmişti. — Dağınıklık için kusura bakmayın — dedi Elif. — Defne üç gündür böyle. Neredeyse hiç uyumadım. — Hayatta kalmaya çalıştığın için özür dilemek zorunda değilsin. Elif gözlerini yere indirdi. Bu cümle, ona sorulabilecek herhangi bir sorudan daha fazla dokunmuştu. Defne’ye ilacını verirken elleri titriyordu. Emre market poşetlerini tek tek çıkarmaya başladı. Elif, bezleri ve yiyecekleri görünce onu durdurmaya çalıştı. — Bu çok fazla. — Değil. — Öyle. Ben dilenci değilim. — Bir saniye bile öyle düşünmedim. Defne yeniden ağlamaya başladı. Elif onu, dünyadan saklamak istermiş gibi göğsüne bastırdı. — Dört ay önce işimi kaybettim — diye itiraf etti. — Küçük bir reklam ajansında tasarım yapıyordum ama şirket kapandı. Şimdi evden freelance işler alıyorum ama yetmiyor. Defne’nin babası, hamile olduğumu öğrenince İzmir’e gitti. Yardım edeceğine söz verdi, sonra ortadan kayboldu. Bugün ona yazmamın sebebi umut değildi… sadece kırılan gururumdu. Elif dudaklarını sıktı. Raftaki bir fotoğrafa baktı: mezuniyet gününde ona sarılan yaşlı bir çift… — Annemle babam yıllar önce Bolu yolunda geçirdikleri trafik kazasında öldü. Kardeşim yok. Vaftiz annem, evlenmeden hamile kaldığım için bunu hak ettiğimi söylüyor. Onun ailesi ise Defne’nin onların soyadını taşımaması gerektiğini düşünüyor. Emre, odanın gittikçe daraldığını hissetti. — Yalnız değilsin, Elif. Kadın gözlerini kaldırdı. Gözyaşları birikmişti. — İnsanlar bunu hep söylüyor. Çünkü kalmak zorunda değiller. Emre hemen cevap vermedi. Yere düşen çıngırağı almak için eğildi ve Defne’ye uzattı. Küçük kız, ateşin ve yorgunluğun arasında onun parmağını sıkıca tuttu. — O zaman… sen buna inanana kadar kalırım. Elif ona, hiç açılmasını beklemediği bir kapıya bakar gibi baktı. Bir süre sonra Defne nihayet uyuyunca Emre masanın üzerindeki portfolyo dosyasını fark etti. Yaklaşıp sayfalara göz attı. — Bunlar senin tasarımların mı? Elif gerildi. — Evet. Her şey dağılmadan önce yaptıklarım. Emre birkaç sayfa çevirdi. Marka kimlikleri, ambalaj tasarımları, sosyal sorumluluk kampanyaları… Bunlar sadece iyi değildi. Olağanüstüydü. — Şirketimde kıdemli bir tasarımcı arıyoruz. Elif acı bir kahkaha attı. — Tabii. Koskoca şirketin CEO’su kapıma antibiyotik getiriyor, üstüne bir de iş teklif ediyor. Türk dizisi gibi oldu iyice. — Bana göre bu bir fırsat. Mülakat gerçek olacak. Torpil yok. Bugün yaşananları da kimse bilmeyecek. Elif cevap veremeden kapıya sertçe vuruldu. Üç kuru ve öfkeli darbe. Ardından koridordan, alkol ve öfke dolu bir erkek sesi yükseldi: — Elif! Aç şu kapıyı! İçeride biri olduğunu biliyorum! Eğer o herif kızım için para harcıyorsa, ailecilik oynama karşılığında senden ne istediğini öğrenmek istiyorum! Elif’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Tam o sırada Defne ağlayarak uyandı ve kapının kolu sertçe hareket etmeye başladı.