Yetmiş bir yaşındaki bir dul kadınla para ve başımı sokacak bir çatı uğruna evlendim

“Yetmiş bir yaşındaki bir dul kadınla para ve başımı sokacak bir çatı uğruna evlendim. Ama cenazesinden sonra avukatı bana bir kutu uzattı ve fısıldadı: ‘Elena Hanım bunu sana vermemi istedi… çünkü aslında istediğin şey buydu.’ ‘Benden önce ölmesini umarak yetmiş bir yaşındaki bir kadınla evlendim.’ Bunu defalarca düşündüm ama hiçbir zaman yüksek sesle söylemeye cesaret edemedim. Benim adım Javier değildi artık; adım Emre Yılmaz’dı. Yirmi beş yaşındaydım ve İstanbul’un Kadıköy semtinde yaşayan sakin bir dul kadın olan Elena değil, Elif Demir ile evlenmeyi kabul ettiğimde hayatım dibe vurmuştu. Elif Hanım’ın mor begonvillerle çevrili iki katlı mavi bir evi vardı. Mutfağı her zaman taze demlenmiş Türk kahvesi kokardı ve konuşurken insanın sesini istemeden alçaltmasına neden olan bir asaleti vardı. Bense geceleri eski minibüsümde uyuyordum. Bir benzin istasyonunun arkasına park ediyor, sabahları istasyonun tuvaletinde yüzümü yıkayıp iş görüşmelerine gidiyordum. Borç içindeydim. Bankalar sürekli arıyordu. Kimse beni işe almıyordu. Elif Hanım bana evlenme teklif ettiğinde aklıma aşk gelmedi. Temiz bir yatak geldi. Dolu bir buzdolabı geldi. Sıcak su akan bir duş geldi. Bunu ilk anlattığım kişi eski iş arkadaşım Murat oldu. Moda’daki küçük bir meyhanede oturuyorduk. — Evleniyorum, dedim. Neredeyse rakısını püskürtecekti. — Kiminle? — Elif Hanım’la. — Şu mavi evde yaşayan dul kadın mı? Sesini alçaltmasını istedim ama acımasızca güldü. — Emre, bu evlilik değil. Bu, emeklilik maaşıyla birlikte gelen bir konut projesi. Gülmedim. Murat masaya doğru eğildi. — Biraz sabredersen ev de sana kalır. Kalkıp gitmeliydim. Ama gitmedim. Minibüsümün soğuk koltuklarını, yıpranmış ayakkabılarımı ve benzin istasyonu sabununun kokusunu düşündüm. Nikâhtan iki hafta önce Elif Hanım mutfak masasına bir dosya bıraktı. — Bu nedir? diye sordum. — Evlilik sözleşmesi. Şaka yaptığını sanıp güldüm. O ise gülmedi. — Ev benim kalacak. Birikimlerim de öyle. Bana bir şey olursa vasiyetim konuşur. Yüzümün kızardığını hissettim. — Paramın peşinde olduğumu mu düşünüyorsun? Gözlüğünün üzerinden bana baktı. — Açlık, iyi insanlara bile korkunç şeyler yaptırabilir. Yine de imzaladım. Kendime bunun sadece bir kâğıt parçası olduğunu söyledim. Belki zamanla fikrini değiştirirdi. Herkes ona Elif Hanım derdi. Bana ise bazen “Elif Teyze deme, kendimi yaşlı hissediyorum” derdi. Onun yerine sadece Elif dememe izin verirdi. Nazik, cömert ve bulunduğu her yere huzur taşıyan bir insandı. Ben ise bunları görmemeyi seçtim. Onun yerine banyodaki ilaçlara, buzdolabına iliştirilen doktor randevularına ve her ay artan reçetelere bakıyordum. Her kontrol sonrası aklımdan aynı soru geçiyordu: Daha ne kadar zamanı kalmıştı? Yine de bana hak ettiğimden daha iyi davranıyordu. Bir gün kapının yanında yeni bir çift bot buldum. — Sadakaya ihtiyacım yok, dedim. — O zaman buna ev bakımı de, diye cevap verdi. Çamurlu ayak izlerinden hoşlanmıyorum. Bir hafta sonra koltuğun üzerinde kalın bir mont belirdi. — Kendim alabilirim. Sessizce sordu: — Gerçekten alabilir misin? Cevap veremedim. Bir akşam onu merdivenlerin dibinde otururken buldum. Bir eli duvardaydı. İyi olduğunu söyledi ama yine de yardım ederek ayağa kaldırdım. Mutfakta ona çay hazırlamaya çalıştım ve suyu kaynatmayı unuttum. Buna öyle içten güldü ki… Bir anlığına ev normal bir yuva gibi hissettirdi. Sanki gerçekten onun kocasıymışım gibi. Tam o sırada telefonum titredi. Mesaj Murat’tandı. “Emeklilik planın nasıl gidiyor?” Elif çaya bakıp gülümsüyordu. — Her şey yolunda mı? diye sordu. — Evet. Murat saçmalıyor yine. Sonra ona cevap yazdım: “Her şey yolunda. O gidince köşeyi döneceğim.” İki saniyeliğine kendimden nefret ettim. Sonra telefonu kilitleyip hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Üç sabah sonra Elif Hanım’ın elinden bir kaşık düştü. Arkamı döndüğümde mutfak tezgâhına tutunmuştu. Konuşamıyordu. — Elif, bana bak! Dizleri çözüldü. Yere düşmeden yakaladım. Hastanede yorgun görünen bir doktor bana kalbinin iflas ettiğini söyledi. Cenaze üç gün sonra kaldırıldı. Üzerimde onun bana aldığı mont vardı. Yeğeni Meryem bunu hemen fark etti. — Tabii ki onu giymişsin, dedi küçümseyerek. — Hava soğuk. — Hayır. Sen onu kullanmayı hep çok iyi bildin. Onun kocası olduğumu söylemek istedim ama sözümü kesti. — Sen onun ailesi değil, projesiydin. Bu söz, bana çıkarcı demesinden daha fazla canımı yaktı. Ama utancın altında başka bir düşünce vardı: Vasiyet. Ertesi sabah avukat Ahmet Bey’in karşısında oturuyordum. Evin Meryem’e bırakıldığını söyledi. Birikimler ise bir hayır vakfına bağışlanmıştı. — Bana hiçbir şey bırakmadı mı? diye sordum. Avukat gözlüğünü düzeltti. — Size kişisel bir şey bıraktı. — Çek mi? — Bir ayakkabı kutusu. Kutuyu masanın üzerine koydu. Kapağında benim adım yazıyordu. Dikkatli ve titiz el yazısıyla. Elif Hanım’ın el yazısıyla. Kutuyu açtım. İlk gördüğüm şey katlanmış bir kâğıttı. Kâğıtta kendi mesajım yazıyordu: “Her şey yolunda. O gidince köşeyi döneceğim.” O anda başıma gelecek olan şeyi hayal bile edemiyordum.