14 Gün Boyunca Hastanede Terk Edildiğini Sandı

Evin tüm zeminindeki halılar ve eşikler sökülmüş, yerini tamamen pürüzsüz, tekerlekli sandalye veya yürüteç kullanımına uygun özel bir ahşap zemin almıştı. Merdivenlerin hemen yanına, alt kata kusursuzca entegre edilmiş yepyeni bir yatak odası inşa edilmişti. Odanın tam ortasında, hastanedekilerin aksine ahşap detaylarla gizlenmiş, son teknoloji bir medikal yatak duruyordu. Yatağın başucunda, onun en sevdiği kitaplar, özenle yerleştirilmiş aile fotoğrafları ve en sevdiği çiçekler olan beyaz orkideler vardı. Banyonun kapısı genişletilmiş, içeriye özel tutunma barları ve tekerlekli sandalyeyle girilebilecek düz ayak bir duş sistemi kurulmuştu. Kadın donup kalmış bir halde etrafı incelerken, gözleri aniden odanın köşesindeki eski, tekli koltuğa takıldı. Kocası oradaydı. Üstü başı alçı tozuna bulanmış, tişörtü boya lekeleri içinde kalmış, saçları darmadağınık bir halde koltuğun üzerinde iki büklüm uyuyakalmıştı. Göz altları haftalardır uyku yüzü görmemiş gibi mosmordu. Ellerinde ufak tefek kesikler ve yara bantları vardı. Bir eliyle, üzerinde evin yeni planlarının çizili olduğu bir kağıt rulosunu göğsüne bastırarak uyuyordu. Kadının boğazına koca bir düğüm oturdu. Elindeki çantası büyük bir gürültüyle yere düştüğünde, adam sıçrayarak uyandı. Gözlerini kırpıştırarak etrafa baktı, karısını kapıda gördüğü an yüzünde hem büyük bir rahatlama hem de derin bir mahcubiyet belirdi. Hemen ayağa fırlamaya çalıştı ama yorgunluktan dizleri üzerine tökezledi. "Geldin..." diye fısıldadı adam, sesi çatallanmıştı. "Yetiştirebildim... Çok şükür yetiştirdim." Kadın gözyaşlarına hakim olamayarak ona doğru bir adım attı. Sesindeki öfke tamamen silinmiş, yerini tarifsiz bir şaşkınlığa bırakmıştı. "Bütün bunlar... Sen... Neden gelmedin? On dört gün boyunca neden beni orada yalnız bıraktın?" Adam yutkundu, alçı tozuna bulanmış ellerini iki yana açarak derin bir iç çekti. "Ameliyatın bittiği gün, komplikasyonlar başladığında doktor beni kenara çekti," diye söze başladı. "Bana, iyileşme sürecinin sandığımızdan çok daha uzun süreceğini, aylarca merdiven çıkamayacağını ve enfeksiyon riski nedeniyle özel bir alana ihtiyacın olacağını söyledi. Eski evimizin fiziki yapısı senin için bir hapishane olacaktı." Kadın elleriyle yüzünü kapatarak hıçkırdı. Doktorlar bu detayları ona henüz dün söylemişti, adam ise bunu iki haftadır biliyordu. "O hastane odasına gelip, sana artık kendi yatak odana çıkamayacağını, kendi banyonu kullanamayacağını söyleyemezdim," diye devam etti kocası. Sesi titriyordu. "Eğer yanına gelseydim, o korkuyu ve hüznü gözlerinde gördüğümde sana yalan söyleyemezdim. Bu yüzden hastaneden çıktığında, kendini engelli veya eksik hissedeceğin bir eve değil, senin için özel olarak hazırlanmış, senin etrafında şekillenmiş yeni bir dünyaya adım atmanı istedim." Adam yavaşça karısına yaklaşıp onun ellerini tuttu. "Sadece on dört günüm vardı. Duvarları yıkmak, ustaları bulmak, bu zeminleri döşemek ve bu evi senin o güzel gülüşüne layık bir sığınağa çevirmek için gece gündüz durmadan çalıştım. Seni yalnız bıraktığım için beni affet sevgilim... Sadece eve geldiğinde kendini çaresiz hissetmeni istemedim." Kadın, kocasının yorgunluktan çökmüş omuzlarına, boya lekeli tişörtüne ve sevgiyle bakan kan çanağı gözlerine baktı. Hastane yatağında geçen onca gecenin, hissettiği o terk edilmişlik duygusunun ve öfkenin tamamı bir anda buharlaşıp uçtu. Kocasının boynuna sımsıkı sarılırken, yirmi yıllık evliliklerinin ne anlama geldiğini bir kez daha tüm hücreleriyle hissediyordu. Aşk sadece hastalıkta ve sağlıkta el ele tutuşmak değildi. Aşk, sevdiğin insan o eli tutamadığında bile onun için dünyayı yeniden inşa edebilme cesaretiydi. O öğleden sonra, tozlu ve inşaat kokan o salon, yeryüzündeki en lüks hastane odalarından, en görkemli malikanelerden bile daha güzeldi. Çünkü o duvarların her bir santimi, tarifsiz ve koşulsuz bir sevgiyle örülmüştü.