18 Yaşındaki Kızım Organlarını Bağışlamaya Karar Verdi

Mektubun sonuna doğru yazısı titrekleşmişti. “Bir de şunu bilmeni istiyorum: Beni büyüten adamın kötü bir şey yapmış olması, onunla yaşadığım bütün güzel günleri silmiyor. Ama sevgi, gerçeği saklamaya izin vermemeli.” Zarfı göğsüme bastırdım. Ağlayamıyordum bile. “Bunu polise bildirecek misiniz?” diye sordum. “Evet. Hastanenin yönetimine ve ilgili makamlara bilgi verdim. Kapsüllerle ilgili inceleme yapılması gerekiyor. Ayrıca kayıtların neden size açıklanmadığı araştırılacak.” Tam o sırada telefonuma Turgay'dan mesaj geldi. “Neredesin? Eve gitmeliyiz.” Ekrana uzun uzun baktım. Ardından tek bir cevap yazdım: “İdil'in mektubunu okudum.” Telefon hemen çalmaya başladı. Açmadım. Bir dakika sonra koridorun öbür ucunda Turgay belirdi. Beni doktorla yan yana görünce durdu. “Ne anlattı sana?” dedi. Sesindeki korku, bugüne kadar tanıdığım adamın sesine benzemiyordu. “Kapsülleri,” dedim. “Bir de kilitli çekmeceyi.” Turgay'ın dudakları aralandı. “Ben sadece kızımız iyileşsin istedim.” “Öyleyse neden sakladın?” “Çünkü bana inanmayacaktın.” “Şimdi inanacağımı mı düşünüyorsun?” Cevap vermedi. Sonra gözlerini doktor Selim'e çevirdi. “Bana söz vermiştiniz.” Doktor ayağa kalktı. “Bir annenin bilgi alma hakkından daha önemli bir söz veremezdim. Üstelik sizin verdiğiniz açıklamalar doğru değilse bunu araştırmak zorundayız.” Turgay bir an üzerime yürür gibi oldu. Geri çekildim. Bunun üzerine durdu, başını ellerinin arasına aldı. O gün hastaneden onunla çıkmadım. Ablam Filiz'i aradım. Geldiğinde tek kelime sormadan bana sarıldı. İdil'in eşyalarını beraber topladık. Küçük pembe tarağını, yarım kalmış kitabını, sevdiği hırkayı… Her parça, sanki yeniden vedalaşmamızı istiyordu. Akşam eve girdiğimizde Turgay ortalıkta yoktu. Çalışma odasının kapısı açıktı. Çekmecenin kilidi zorlanmış, içi boşaltılmıştı. “Geç kaldık,” dedi Filiz. Ama masanın arkasında, duvara yaslanmış küçük bir çöp kutusu vardı. İçindeki yırtılmış kâğıt parçalarının arasında bir eczane faturası buldum. Kapsüllerin satın alındığı tarihler işaretlenmişti. Üstelik aynı faturanın arkasına İdil'in el yazısıyla tek bir cümle yazılmıştı: “Gerçeği bulmak için sadece çekmeceye değil, babamın eski telefonuna da bak.” Telefonu tanıyordum. Turgay iki ay önce yenisini almış, eskisini mutfaktaki dolaba kaldırmıştı. Dolabı açtım. Cihaz hâlâ oradaydı. Şarj ettik. Ekran açıldığında parola istedi. Filiz, “Denemeye bile değmez,” dedi. Ama İdil'in doğum tarihini girdim. Telefon açıldı. Mesajların arasında “Erdal” adlı bir kişiyle yazışmalar vardı. Turgay'ın kapsülleri bu adamdan aldığı anlaşılıyordu. Bir mesajı okuyunca elim ayağım buz kesti: “Laboratuvar uyardı. Karışımda yasaklı madde çıkmış. Kıza verme, kalan kutuları da geri gönder.” Mesajın tarihi, İdil'in kalbinin ilk kez ciddi biçimde kötüleşmesinden üç hafta önceydi. Turgay'ın cevabı ise daha korkunçtu: “Doktor bitkisel şeylere zaten karşı. Birden kesersem şüphelenirler. Ben hallederim.” Telefonu düşürüyordum. Demek ki uyarıyı almıştı. Buna rağmen kapsülleri vermeye devam etmiş olabilirdi. Filiz hemen polisi aramamı söyledi. Telefonu ve bulduğumuz faturayı teslim ettik. O gece ifade verirken İdil'in son aylarını tekrar tekrar anlatmak zorunda kaldım. Her sabah kapsüllerini alırken bana gülümseyişi, “Merak etme anne, iyileşeceğim,” deyişi gözümün önünden gitmiyordu. Ertesi gün Turgay karakola kendi isteğiyle geldi. Önce yalnızca iyi niyetle hareket ettiğini söyledi. Sonra mesajlar gösterilince sustu. Bir hafta sonra avukatının yanında verdiği ifadede kapsüllerle ilgili uyarıyı bildiğini kabul etti. Fakat İdil'in durumunu kötüleştirdiklerini düşünmediğini, bir gün daha kullanıp sonra bırakacağını söyledi. O bir günlerin neden haftalara dönüştüğünü açıklayamadı. Soruşturma ilerledikçe başka gerçekler çıktı. Erdal, ruhsatsız ürünleri internet üzerinden satıyordu. Turgay, ona para yatırmış ve satışlardan komisyon almıştı. Kızımın sağlığıyla ilgili aldığı kararda para çıkarı da vardı. Bunu duyduğumda kendimi kaybettim. Nasıl olurdu? İdil'in saçlarını tarayan, doğum günlerinde pasta yapan, gece ateşi çıktığında başında bekleyen adam aynı insan mıydı? Turgay beni görmek istedi. Önce reddettim. Fakat içimde tek bir soru kalmıştı. Sonunda avukatının bürosunda buluştuk. “İdil biliyor muydu?” diye sordum. Başını salladı. “Son haftalarda telefonu görmüş. Bana hesap sordu. Sana anlatacağını söyledi.” “Peki neden anlatmadı?” “Ağladım. Beni affetmesini istedim. Biraz zaman vermesini söyledim.” “Sen de onun o zamanını aldın,” dedim. “Hayatının son günlerini gerçeği nasıl söyleyeceğini düşünerek geçirdi.” Turgay ağlamaya başladı. Eskiden gözyaşlarını gördüğümde onu teselli ederdim. Bu kez ayağa kalktım. “Seni affedip affetmeyeceğimi bilmiyorum. Ama artık seni korumayacağım.” Aylar sonra bilirkişi raporu tamamlandı. Kapsüllerdeki maddenin İdil'in kalbindeki hasarı ağırlaştırmış olabileceği belirtildi. Ölümündeki payı kesin biçimde saptanamadı. Yine de uyarıya rağmen ürünün kullanımına devam edilmesi ve ruhsatsız satışlarla ilgili suçlamalar nedeniyle dava açıldı. Doktorun bildirim konusundaki ihmali de ayrıca incelendi. Ben boşanma davası açtım. Her duruşma acı veriyordu ama gerçeğin üstünün örtülmesine razı olmadım. Bu süreçte İdil'in odasına uzun süre giremedim. Kapısının önünden her geçişimde içeriden bana seslenecekmiş gibi oluyordu. Bir pazar sabahı cesaretimi toplayıp masasını düzenledim. Defterlerinden birinin arasında, hastane bahçesinde çizdiği küçük bir resim buldum. Resimde iki bank, bir ağaç ve birbirine tutunan üç insan vardı. Altına, “Bir gün korkmadan konuşabileceğimiz bir evimiz olsun,” yazmıştı. Uzun süre o çizime baktım. İdil'in yalnızca hastalığıyla değil, evimizin içinde büyüyen sırlarla da mücadele ettiğini anladım. Onun odasını hiç değiştirmemeye karar vermedim; aksine masasına taze çiçek koydum, perdelerini açtım. O oda yas tuttuğum kapalı bir yer değil, kızımın gerçekten yaşadığını hatırladığım aydınlık bir yer olmalıydı. Bunu yaparken ilk kez suçluluk duymadan gülümsedim. Bir süre sonra organ nakli koordinatöründen bir mektup geldi. İdil'in bağışladığı organlardan yararlanan insanların iyileşme sürecine dair, kimliklerini açıklamayan bilgiler vardı. Birinin annesi, bağışçının ailesine ulaştırılmak üzere birkaç satır yazmıştı. “Çocuğum yeniden yürüyüşe çıkabildi. Bize bu umudu veren genç insanı her gün minnetle anıyoruz.” Mektubu okurken aylardır ilk kez acımın yanında başka bir duygu hissettim: gurur. İdil'in on sekiz yıllık hayatını, ölümünün etrafında dönüp duran karanlıkla hatırlamak istemedim. Onun adına, organ bağışı konusunda doğru bilgi veren küçük bir gönüllü çalışma başlattım. Filiz de yanımda oldu. İdil'in arkadaşları hazırladıkları afişleri okullara taşıdı. İlk etkinliğin sonunda herkes gittikten sonra boş salonda tek başıma kaldım. Çantamdan İdil'in mektubunu çıkardım. Son cümlesini yeniden okudum: “Sevgi, gerçeği saklamaya izin vermemeli.” Kızım bunu bana yalnızca Turgay için yazmamıştı. Kendi hayatım için de söylemişti. Sevdiğimiz insanları körü körüne korumak, bazen en çok korunması gerekenlere zarar veriyordu. O gün mezarına beyaz papatyalar bıraktım. “Seninle daha çok zamanımız olmalıydı,” dedim. “Ama bana kalan zamanın nasıl yaşanması gerektiğini öğrettin.” Rüzgâr çiçeklerin yapraklarını hafifçe kıpırdattı. Cevap veren olmadı. Yine de ilk kez sessizliğin içinde sadece kaybı değil, kızımın bıraktığı iyiliği de hissedebildim. İdil'in hayatını geri getiremezdim. Fakat onun son isteğini yaşatabilir, gerçekleri savunabilir ve başka ailelerin aynı karanlıkta kalmaması için elimden geleni yapabilirdim. Çünkü bir insanın ömrü bazen çok kısa sürer. Ama ardında bıraktığı cesaret ve iyilik, başka hayatlarda yaşamaya devam eder.