Yeniden kâğıda döndüm. “Anne, sen babamı kaybettikten sonra bir daha kimseyi kaybetmeye dayanamayacağını söylüyordun. Biliyorum, benim için ne kadar korktuğunu da biliyorum. Aslı'nın hastalığını duyduğunda onunla birlikte acı çekeceğimi düşünmenden korktum. Ama onu tanıdığım için bir gün bile pişman olmadım. O bana hayatın yalnızca uzun yaşamakla ölçülmediğini öğretti. Aslı'yla evlenmekten bile konuştuk. Elbette bunun için önce iyileşmesi, sağlığına kavuşması gerekiyordu. Birbirimize söz vermedik. Çünkü Aslı, benim geleceğimi bekleyişine bağlamamı istemiyordu. Yine de birlikte güzel günler göreceğimize inanıyorum. Önümüzdeki pazar seni onunla tanıştırmak istiyorum. Meral teyzeye bu mektubu bu yüzden bıraktım. Akşam yemeğine hazırlanırken sana küçük bir sürpriz yapacaktık. Hayatımda sevdiğim iki kadının birbirini tanımasını istiyorum. Seni çok seviyorum anne. Tunç.” Mektup elimden düştü. Oğlumun planladığı o pazar yemeği hiç gerçekleşmemişti. Çünkü kazayı cuma akşamı geçirmişti. Meral elimi tuttu. “Tunç, kızımın hastalığını bildiğinizi sanmanızı istemiyordu. Önce sizi tanıştırıp sonra her şeyi anlatacaktı. Kazadan sonra mektubu uzun süre sakladım. Size ulaştıracak cesareti bulamadım.” Bir süre konuşamadık. Sonra aklıma çok önemli bir soru geldi. “Peki Tunç'in kalbinin Aslı'ya nakledileceğini nasıl bildiniz?” Meral başını kaldırdı. “Bilmiyorduk. Hiçbirimiz bilmiyorduk.” Meğer Tunç'in organ bağışçısı olma kararı Aslı'yla tanışmasından önceye dayanıyormuş. Üniversitedeki bir bilgilendirme toplantısından sonra bunu düşünmüş ve gerekli işlemleri yaptırmış. Ama organlarını kimin alacağına kendisi karar veremezdi. Kazanın ardından hastane koordinatörleri, uygun organları ulusal nakil sistemine bildirmişti. Yetkili değerlendirme ve eşleştirme sürecinde kan grubu, tıbbi uygunluk, aciliyet ve diğer ölçütler dikkate alınmıştı. Aslı o sırada ileri derecede kalp yetmezliği nedeniyle hastanede yatıyormuş. Yapılan değerlendirme sonucunda uygun alıcı olarak belirlenmiş. “Bunun Tunç olduğunu ilk başta biz de bilmiyorduk,” dedi Meral. “Nakilden aylar sonra, sizinle karşılıklı izinlerimiz alınarak görüşme imkânı doğduğunda öğrendik.” Düşündükçe içim parçalanıyordu. Oğlum sevdiği kızın yaşayabilmesini istemişti. Ancak ona kalbini vereceğini ne planlamış ne de böyle bir sonucu öngörmüştü. Bu, acının ortasında gerçekleşmiş olağanüstü bir karşılaşmaydı. “Peki Aslı nerede?” diye sordum. Meral kapıya baktı. “Dışarıda. Sizinle tanışmayı çok istiyor ama rahatsız etmekten korkuyor.” Ayağa kalktım. “Çağırın onu.” Birkaç dakika sonra kapı yavaşça açıldı. İçeri uzun kahverengi saçlı, ince yapılı genç bir kız girdi. Yüzünde çekingen bir gülümseme vardı. “Nalan teyze...” dedi titrek bir sesle. O iki kelimeyi duyunca kendimi tutamadım. Çünkü Tunç'in bana Aslı'yı nasıl tanıştıracağını hayal ettim. “Anne, işte sana anlattığım kız.” Aslı karşıma oturdu. “Tunç bana hep sizden bahsederdi,” dedi. “Çok güçlü olduğunuzu söylerdi.” “Ben güçlü değilim kızım. Sadece onsuz yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum.” Aslı ağlamaya başladı. “Size teşekkür etmek bile bazen yanlış geliyor. Çünkü benim yaşamam sizin kaybınızın bedelini karşılayamaz.” Elini tuttum. “Senin bana borcun yok. Tunç bağış yapmayı kendi istedi. Ben de onun isteğine saygı duydum.” Aslı çantasından küçük bir defter çıkardı. Kapağında Tunç'in el yazısı vardı. “Hayallerimiz.” Sayfaları açtığımda çizimlerle karşılaştım. Küçük evler, bahçeler, deniz kenarında yürüyen insanlar... Son sayfada iki sandalyesi olan bir ev vardı. Altına Tunç şöyle yazmıştı: “Bir gün annelerimiz de burada oturacak.” Gözlerimi kapattım. Oğlumun gerçekleştiremediği hayal, şimdi önümde duruyordu. Aslı defterin arasından bir fotoğraf çıkardı. Tunç'le birlikte gülüyorlardı. Oğlumun yüzündeki mutluluğu uzun zamandır hiçbir fotoğrafta görmemiştim. O gün Aslı'yla saatlerce konuştuk. Bana Tunç'in sevdiği şarkıları, yaptığı esprileri, birlikte izledikleri filmleri anlattı. Onun hakkında hiç bilmediğim küçük ayrıntılar öğrendim. Oğlumun yalnızca benim oğlum olmadığını o gün anladım. Başkalarının hayatında da iz bırakmıştı. Sonraki aylarda Aslı'yla görüşmeye devam ettik. Sağlığı yakından takip ediliyor, ilaçlarını düzenli kullanıyor ve nakil sonrası kontrollerini aksatmıyordu. Bir gün beni evlerine davet ettiler. Salonda küçük bir masa hazırlanmıştı. Masanın üzerinde Tunç'in eski bilgisayarı duruyordu. Aslı, bağışlanan bilgisayarı tamir ettirmiş, Tunç'in başladığı gönüllülük projesini sürdürmeye karar vermişti. “Onun adına, hastanede uzun süre kalan gençlerin eğitimlerine devam edebilmesi için çalışmak istiyorum,” dedi. Bu fikre ben de katıldım. Birlikte küçük bir gönüllü dayanışma grubu kurduk. Kullanılabilir bilgisayarlar topluyor, ihtiyaç sahibi hastalara ulaştırılmasına yardımcı oluyorduk. İlk bilgisayarı teslim ettiğimiz gün, Tunç'in fotoğrafını yanıma aldım. Aradan bir yıl geçti. Oğlumun doğum gününde Aslı ve Meral'le birlikte mezarlığa gittik. Aslı mezarın başına beyaz papatyalar bıraktı. “Merhaba Tunç,” diye fısıldadı. “Sana verdiğim bütün sözleri tutamadım. Ama yaşamaya ve kendi hayallerimi gerçekleştirmeye çalışıyorum.” Sonra biraz geri çekildi. Ben mezar taşına dokundum. “Biliyor musun oğlum,” dedim, “seni kaybettiğim gün hayatımın bittiğini sanmıştım.” Gözlerimden yaşlar aktı. “Ama sen yaşarken bile benden daha büyük bir dünya kurmuşsun. Bunu şimdi anlıyorum.” O akşam eve döndüğümde iki fotoğrafımızı yan yana koydum. Birinde Tunç yedi yaşındaydı; parkta kollarıma sarılmış gülüyordu. Diğerinde on dokuz yaşındaydı; apandisit ameliyatından sonra hastane yatağında bana gülümsüyordu. Fotoğrafların yanına Aslı'yla tanıştığım gün çekildiğimiz üçüncü bir fotoğraf yerleştirdim. Artık acımın geçtiğini söyleyemem. Bazı sabahlar hâlâ oğlumun odasının kapısını açıp sesini duymayı bekliyorum.Ama onun anısına yalnızca kaybettiklerimle değil, yaşarken gösterdiği sevgiyle de sahip çıkabileceğimi öğrendim. Aslı benim oğlumun yerini almadı. Kimse alamazdı. O kendi hayatını yaşayan genç bir kadındı. Tunç'in kalbinin onda çalışması, onu Tunç yapmıyordu. Fakat aramızdaki bağ, birlikte hatırladığımız güzel anılar sayesinde her geçen gün güçleniyordu. Tunç'in mektubunu ise küçük bir ahşap kutuda saklıyorum. Bazen çıkarıp son cümlesini yeniden okuyorum: “Hayatımda sevdiğim iki kadının birbirini tanımasını istiyorum.” İçimden ona cevap veriyorum: “Tanıştık oğlum. Seni çok özlüyoruz. Ama merak etme, birbirimizin elini bırakmıyoruz.”