60 yaşındaki babam gençliğinde kendisinden otuz yaş küçük

Kapı kapandı. Odayı yalnızca tavan vantilatörünün uğultusu ve temizlenmiş çarşafların eski kokusu doldurdu. Babam yatağın kenarında oturuyordu, elleri dizlerinde. Annemin fotoğrafına bakıyordu; sanki yaptığı şeyin ağırlığını o an gerçekten fark ediyordu. —Baba —dedim dikkatlice—. Bunu onun için ne kadar zor olacağını hiç düşündün mü? Bir süre cevap vermedi. Sonra yüzünü iki eliyle ovuşturdu, derin bir nefes verdi. —Ben… —diye mırıldandı—. Her şey aynı kalırsa kimseyi incitmem sanıyordum. Bu cümle beni olduğum yerde dondurdu. Gerçek çok açıktı: Babam yeniden evlenerek yeni bir hayat kurmaya çalışmamıştı. Eski hayatın bitmemesini istemişti. Sevgi, yakınlık, yalnızlığın bitmesi… ama hiçbir şeyi yerinden oynatmadan. —Baba —dedim, pencere kenarındaki sandalyeye oturarak—. Elif’le evlenmen anneme ihanet değildi. Ama bu odayı, bu haliyle koruyarak onu yeni hayatına taşımak… bir seçim yapmamak demekti. Çenesini sıktı. —Saygısızlık etmek istemedim. —Ama ettin. Anneme değil. Elif’e. Oda sanki zaman içinde sıkışıp kalmıştı. Annemin işlediği perdeler. Onun seçtiği yatak örtüsü. Kapıdaki tahta haç. Ve o fotoğraf… hep o fotoğraf. Bir odadan çok, düzenli tutulmuş bir anıt gibiydi. Babam fotoğrafa baktı ve yüzünde bir şey kırıldı. —Ben onu seviyorum —dedi; kimin için söylediği belli değildi. Belki ikisini de kast ediyordu. Sorun da buydu. Elif’i mutfakta bulduk. Elinde bir bardak su, sessizce oturuyordu. Kız kardeşim yanındaydı. Artık ağlamıyordu ama yüzü hâlâ bembeyazdı. Bizi görünce hemen ayağa kalktı; sanki yaptığı şey affedilmez bir hata olmuş gibi. —Özür dilerim —dedi—. Böyle bağırmak istemedim. Gerçekten denedim. Anlayışlı olmaya çalıştım. Bu eve ilk geldiğimden beri onun varlığını her yerde hissediyorum. Ama kendime bunun normal olduğunu söyledim. Zamanla düzelir sandım. Bardaktaki suya baktı. —Ama gelin olarak o odaya girdiğimde… onu yatak başında gördüğümde… ben eş değilmişim gibi hissettim. Sanki misafirim. Hatta… yabancı. Babam ona doğru bir adım attı. —Elif… Elif başını kaldırdı. —Beni seviyor musun, Mehmet? Soru odaya ağır bir taş gibi düştü. Babam uzun süre cevap vermedi. Ve bazen sessizlik, yalandan daha ağırdır. Elif çok yavaş başını salladı. Sanki içinden bir şeyi nihayet kabul etmişti. —Ben de öyle sanmıştım. Parmağındaki alyansı çıkardı. Ne öfkeyle. Ne dramatik bir hareketle. Sadece sessiz, derin bir üzüntüyle. Babamın rengi attı. —Bunu yapma. Elif başını hafifçe eğdi. —Neden yapmayayım? —dedi yumuşak ama net bir sesle—. Var olmayan bir yerde durmaya devam etmek için mi? Sen yeni bir eş istemiyordun Mehmet. Sadece hatıranın yanında sessizce duracak, senden hiçbir şey istemeyecek birini istiyordun. Kız kardeşim ağlamaya başladı. Ben kıpırdayamıyordum. Çünkü Elif acımasız değildi. Sadece netti. Babam elini uzattı ama ona dokunamadı. —Seni seviyorum —dedi sonunda. Elif bir an gözlerini kapattı. —Belki. Kendi bildiğin şekilde. Ama benim için hâlâ özgür değilsin. Uzun bir sessizlik oldu. Duvar saati gecenin bir olduğunu vurdu. Dışarıda rüzgâr dut ağacının yapraklarını kuru bir hışırtıyla sallıyordu; sanki gece bile içeri girip dinlemek istiyordu. Elif alyansı masaya bıraktı. —Sonsuza kadar gitmiyorum —dedi—. Ama bu gece o odada uyumayacağım. Ve bana gerçekten bir yer açmadıkça, o odaya da geri girmeyeceğim. Kiralık bir yer gibi değil, gerçekten bana ait bir yer olmalı. Babam, ikinci kez bir şey kaybetmek üzere olan bir adam gibi görünüyordu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.